Eski çağlardan bu yana kadın
olgusu bilinmeyenle ve kötülükle ilişkilendirilmiştir. Bununla ilgili elimizdeki ilk ve aslında en önemli arketiplerden biri Kur-an ve İncilde adı
geçmeyen fakat Eski Ahitte bahsedilen, Adem'in ilk karısı Lilith
adında bir kadındır. Rivayete göre Lilith birlikte yaratıldıkları
için eşit olmak istemiş ve bu nedenle dışlanmıştır. Daha
uyumlu ve itaatkar olması için Havva Adem'in kaburga kemiğinden
yaratılmış ve Lilith zamanla kötücül bir dişil imge haline
gelmiştir. Ne var ki Havva da beklenildiği kadar iyi bir eş
olamamış ve insanlığa ilk günahı getirmiştir.
Yasak meyveyi her ikisi de
yemesine rağmen, işlenen günahtaki suçluluk payı eşit
değildir.Aslında kandırılan Adem değil, Havva'ydı. O, yılanın
sözüne inanmıştı. Adem kuşkusuz inanmamıştı, ancak eşi ile
ilişkilerini bozmak istememişti.Bu nedenle Havva kadar suçlu
değildi ama yine de yoldan çıkmıştı.Burada taraflı bakış
açısını net olarak gözlemleriz. Erkek günah işlese bile bu
ayartıldığı içindir yani erkek özünde masumdur.
Antik
çağlara doğru uzanırsak yahudilik öncesi pagan inanışlarda
kadın kavramının önceleri çok ayrı ve kutsal olduğunu.,eril
bir tanrı veya tanrılardan ziyade tanrıça tapımının üstün
geldiğini görürüz. Örneğin eski Anadolu uygarlıklarından bu
yana çokça sözü edilen " Ana Tanrıça Kibele" bilinen
örneklerdendir.Bunun nedeni toplumların daha doğaya bağlı bir
yaşam sürmeleri ve doğurganlıkları ve el becerileri sebebiyle
kadınların kutsal kabul edilmeleriydi.Pek çok kavimde soy baba
tarafından değil anne tarafından devam ettirilmekteydi.Doğanın
kutsallığını kutluyorlar ve her şeyde varolan ilahiliğe
-evrenin içinden akan ve hem görülebilen hem de görülemeyen
bilinemez tine-saygı duyuyorlardı. Zamanla doğanın uyum içinde
yaşamaktan ziyade galip gelinmesi gereken birşeye dönüşmesi
toplumlardaki bu bakış açısını da yavaş yavaş
değiştirmiştir. Antik Yunan ve Roma uygarlıklarındaki baba tanrı
imajı günümüz dinlerine çok daha keskin bir şekilde yansımış
böylelikle kadınlık şeytani bir cadılık kavramıyla
özdeşleştirilmeye başlanmıştır. Bu bakış açısına uymayan
bazı kadınlara ise Cadı denmiştir.
Cadı, vahşi
(wild) ve wit (bilgi, akıl) sözcüğünden gelir, Antik çağdaki
“wic” ise, “ söğüt dalı” yani “kırılmadan bükülebilen
dal” sözcüğünden türeyerek “wiccan” adını almıştır.Bu
bükme, “Gerçekliğin algısını bükebilen” anlamında olup,
cadının süpürge ya da asası, bu nedenle “söğüt dalından”
yapılırdı. Sonradan Kilisenin uygulamaları ile bu kelimelerin
kökleri “witch” olarak değiştirilip, “kötülük, yaşlılık
ve çirkinlikle” eş tutularak, aşağılayıcı bir anlam kazandı.
MS. 370 İskenderiye… Tarihin ilk
bilinen kadın matematikçisi Hypatia, rüyalar, astronomi ve
matematikle uğraştığı için, kilisenin iftirası üzerine cadı
ilan edildi. Suçlama: "Kadının okumuşu cadı olur"
idi.
1484 Almanya… Adlarının anılmasına gerek olmayan iki Dominiken rahip, Papa VII Innocentus’ tan (masum demek) izin alarak, cadılığın kökünü kazımaya karar verdiler… Gerekçe: “Kadınlar bedenen ve fiziken zayıftır ve şeytana daha kolay yenik düşerler; meşru olarak sahip olamadıkları iktidar ve gücü şeytanla işbirliği yaparak elde etmeye çalışırlar” idi.
Kadının doğası üzerine yapılan bu yorum şunu gösteriyordu “ kadın, doğuştan günahkardır”
Görüldüğü üzere, asıl vurgu “ güç ve iktidar” yani kadını yönetimden uzak tutmak üzerine…
Cadı olarak katledilenlerin % 85 kadındı.
Bunların büyük kesimi şifacı bir kısmı da ebeydiler. Özellikle ebeler, ki bir tanesi DOĞUM ESNASINDA BİR KADINA AĞRI KESİCİ VERDİĞİ İÇİN, cadılık suçlaması ile öldürülmüştür.
Neden ebeler? Çünkü doğumda acı çeken kadın, cinselliğini bir süre, belki de uzun yıllar yaşayamayacak olan, yani kontrol altında tutulabilecek kadındır.
Ekonomik özerklikle, cinsel özerklik, birbiriyle yakından bağlantılıdır. Özgür olamayan kadın, kocasına bağlı ve ona tabidir. Yani onun istediği işlerde çalışır ya da hiç çalışamaz. Aynı zamanda kocasının iyi ya da kötülüğünü kıyaslayabileceği diğer erkeklerin bulunduğu ortamlara sokulmayarak, erkeğin kendi üzerindeki sahipliğini pekiştirir. Bunun temeli “korkudur”. Erkek zihniyet, kadının gücünden korktuğu için bastırmaya çalışmıştır. Bu baskıcı zihniyet Avrupada aydınlanma çağına yani Rönesans ve Reform yıllarına kadar sürmüştür.
1484 Almanya… Adlarının anılmasına gerek olmayan iki Dominiken rahip, Papa VII Innocentus’ tan (masum demek) izin alarak, cadılığın kökünü kazımaya karar verdiler… Gerekçe: “Kadınlar bedenen ve fiziken zayıftır ve şeytana daha kolay yenik düşerler; meşru olarak sahip olamadıkları iktidar ve gücü şeytanla işbirliği yaparak elde etmeye çalışırlar” idi.
Kadının doğası üzerine yapılan bu yorum şunu gösteriyordu “ kadın, doğuştan günahkardır”
Görüldüğü üzere, asıl vurgu “ güç ve iktidar” yani kadını yönetimden uzak tutmak üzerine…
Cadı olarak katledilenlerin % 85 kadındı.
Bunların büyük kesimi şifacı bir kısmı da ebeydiler. Özellikle ebeler, ki bir tanesi DOĞUM ESNASINDA BİR KADINA AĞRI KESİCİ VERDİĞİ İÇİN, cadılık suçlaması ile öldürülmüştür.
Neden ebeler? Çünkü doğumda acı çeken kadın, cinselliğini bir süre, belki de uzun yıllar yaşayamayacak olan, yani kontrol altında tutulabilecek kadındır.
Ekonomik özerklikle, cinsel özerklik, birbiriyle yakından bağlantılıdır. Özgür olamayan kadın, kocasına bağlı ve ona tabidir. Yani onun istediği işlerde çalışır ya da hiç çalışamaz. Aynı zamanda kocasının iyi ya da kötülüğünü kıyaslayabileceği diğer erkeklerin bulunduğu ortamlara sokulmayarak, erkeğin kendi üzerindeki sahipliğini pekiştirir. Bunun temeli “korkudur”. Erkek zihniyet, kadının gücünden korktuğu için bastırmaya çalışmıştır. Bu baskıcı zihniyet Avrupada aydınlanma çağına yani Rönesans ve Reform yıllarına kadar sürmüştür.
Gelelim Türklerin
tarihine...Yaratılış destanlarından itibaren kadın imgesi önemli
bir yer tutmaktadır.Türklerin en eski destanlarından biri ola n
Yaratılış Destanında Yaratan’a ilham veren ‘’Ak Ana ‘’
adındaki kadındır.Bilge Kağan kitabesinde Kağan ‘’ Sizler
Anam Katun,Büyük Annelerim,Hala ve Teyzelerim,Prenseslerim..’’
sözleri ile hitabına başlar.Eski Türk destanlarında kadın
erkeğinin her daim yanındadır.Kadın erkeğinin güç ve ilham
kaynağı kabul edilirdi. Türk kültüründe destan kahramanları iyi
ata binen, iyi savaşan, iyi kılıç kullanan kadınlarla evlenmek
istemektedirler. Örnek olarak Korkut Ata’nın Bamsı Beyrek
hikayesindeki Banu Çiçek Katun’u verebiliriz. Kırgızların
Manas Destanı'nda kadın, evin namusunun koruyucusudur. Kazaklar'da
kadına verilen değer şu atasözüyle ne güzel anlatılmıştır:
"Birinci zenginlik sağlık, ikinci zenginlik ise kadındır."
Tüm Türk destanlarında sarsılmaz bir saygı, sevgi ve sadakat
vardır .
Oğuz Kağan destanından öğrendiğimize
göre ise ırza tecavüzün cezası ölüm veya gözlere mil
çekilmesiydi. Arap gezgini Ahmed bin Fadlan,Türklerin tecavüz
suçlusunun bacaklarından çapraz bağlanmış iki ağaca
bağladığını ve ipin kesilmesi sureti ile bacakların ayrıldığını
hatıralarında belirtir. Kadının yüceliği Altay Dağları'nın
en yüksek tepesine "Kadınbaşı" ismi verilerek
yaşatılmıştır.Eski Türklerde kadın miras hakkına
sahipti,kadının kendine ait mülkü mevcuttu. Kadının bunu
istediği gibi kullanma hakkı vardı.Eski Türklerde koca karısını
boşayabildiği gibi,kadında kocasını boşayabilirdi .Bu
genişlikte hakları ne Roma,Çin ve İran uygarlıklarında ne de
erken Avrupada görebiliriz.
Bu saygılı davranış şekli
Selçuklularda da devam etmiştir.Selçuk Sultanı
Tuğrul, 11. Yüzyılda Bağdad’ı işgal ettikten sonra eski
halifelerin sarayında Halife El Kasım Biemrillah’ın kızı ile
evlenir; evlendiği kadını büyük bir saygı ile tahta oturtur.
Arap tarihçisi İbni Halikan şöyle anlatır: “…Sefer ayının
15.inci günü prenses, sarayda kendisini bekleyen kocasına mülaki
oldu ve altın kumaşlarla süslü tahta çıktı ve kocasını
bekledi. Tuğrul Bey eşinin karşısına diz çökerek geldi… Ona
emsalsiz hediyeler vererek (tekrar) yeri öptü ve büyük bir saygı
gösterisiyle ve mutluluk duyarak odasına çekildi.” (İbn
Hallikan, Vefayatu’l- A’yan ve Enbau Ebna El’zaman. Cild V,
102,105.s.)
13.
yüzyılda Türk beldelerini dolaşan Marco Polo, Amu Derya nehrinin
yukarılarında Kuzey Doğu’ya yayılan ve ‘Büyük Türkiye’
diye tanımlar olduğu yerleri ziyaret ederken Türk hükümdarlarının
kızlarından söz eder ve şöyle der: ‘Prenses öylesine gülü
ki tüm ülkede onunla başa çıkacak erkek bulmak güç. Çünkü
kim çıkarsa hepsini altetmektedir. Babası kendisini evlendirmek
istediği halde o buna razı olmamakta ve (kendi beğendiği birini
bulana kadar) hiç kimse ile evlenmek niyetinde olmadığını açığa
vurmaktadır. Bundan dolayıdır ki babası ona yazılı olarak,
dilediği erkekle evlenebileceğine dair söz vermiştir. Bunun
üzerinedir ki prenses, ülkenin dört bir yanına haber salarak
delikanlıları, kendisiyle güç denemesine çağırmış ve
kendisiyle başa çıkacak birini bulursa onunla evleneceğini
açıklamıştır. (The Adventures Of Marco Polo, New York, 1948,
179, 181. s.)
Batılı yazarlar arasında Marco Polo gibi Türk kadınının bağımsızlığına ve karakter olgunluğuna hayran kalanlar çoktur. Ricoldo di Morte Groce bunlardan biridir. Bu ünlü yazardan öğrenmekteyiz ki Türk ülkelerinde ve örneğin Selçuk devletinde hakim olan gelenekler, Arap ülkelerindekinden çok farklıdır ve bu farklılık, özellikle Türk kadınının toplumdaki üstün değeri ve yeri ile ilgilidir. (Pre-Ottoman Turkey, 1076-1330, 153.s.)
Batılı yazarlar arasında Marco Polo gibi Türk kadınının bağımsızlığına ve karakter olgunluğuna hayran kalanlar çoktur. Ricoldo di Morte Groce bunlardan biridir. Bu ünlü yazardan öğrenmekteyiz ki Türk ülkelerinde ve örneğin Selçuk devletinde hakim olan gelenekler, Arap ülkelerindekinden çok farklıdır ve bu farklılık, özellikle Türk kadınının toplumdaki üstün değeri ve yeri ile ilgilidir. (Pre-Ottoman Turkey, 1076-1330, 153.s.)
Yabancı
ve Arap kaynakların ortaya vurduğu tarihi gerçek şudur ki
İslamiyeti kabul edene kadar Türk’lerde KADIN eşit hak ve
özgürlüklere sahip bir değerdi. İslama geçiş sonrası bu
gelenek bir süre daha devam ettiyse de,eski arap adetlerinin dini
gerçeklerin yerini almaya başlaması ve şeriatçıların toplumu
cehalete itmesiyle giderek kaybolmuştur.Biz Türkler, şeriat
bataklığına saplandıktan bu yana özellikle iki güzel
niteliğimizi yitirmişizdir.Bunlardan biri ‘akılcılık’,diğeri
de ‘kadına saygıdır’
Şanslıyız ki Atatürk
gibi yüce bir insan ortaya çıkmış ve bize aslında nasıl
olduğumuzu hatırlama fırsatı vermiştir. Kurtuluş savaşı
sırasında büyük kahramanlıklar gösteren kadınlarımız Avrupa
ve Amerikadaki hemcinslerinden çok daha önce seçme ve seçilme
hakkı gibi önemli haklara sahip olmuştur. Diğer ülkelerdeki
kadınların bu hakka sahip olabilmek adına pek çok fedakarlıkta
bulundukları ve hatta bu yüzden fahişelikle suçlanıp hapse
atıldıkları bilinmektedir.
E.
18/11/2012
Kaynakça:
http://www.toplumdusmani.net/modules/wfsection/article.php?articleid=1115
Fulya
İçöz:
Masalda
cadı: "ötekinin" arketipi -Ege
Üniversitesi - Sosyal
Bilimler Enstitüsü - Kadın
Çalışmaları Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi.No:230893
Jay
Griffiths "Tik tak" Zamana
Kaçamak Bir Bakış(Ayrıntı Yayınları)
