Sunday, July 13, 2014


                 Sanat ve İktidar

Platon, "Devlet" isimli eserinde Edebiyatın tehlikeli ve hatta uygunsuz olduğunu söyler. Platon'a göre, hangi türde olursa olsun, bütün edebi metinlerin yasaklanması gerekmektedir. Çünkü edebiyat soyut kavramlar üzerine kuruludur ve duygularımızı etkileyebilir, bizi yoldan çıkarabilir. Platon'un gericiler tarafından hocası Sokrates'e oranla daha çok sevilmesi tesadüf değildir. Denilebilir ki ortaçağ karanlığına egemen olan skolastik düşüncenin temelleri Antik çağda Aristo ve Platon tarafından atılmıştır. İlginç olan bu dönemin aynı zamanda Rönesans ve Reform hareketlerine de ilham vermiş olmasıdır.
Aslında bu konuyla ilgili temel nokta edebiyatın ve diğer sanat dallarının insanlar ve kültürler arasında bir köprü oluşturmasıdır. Anladığımız ve duygularını paylaştığımız kişilere karşı düşmanlık besleyemeyiz artık. Bize oynanan oyun bozulmuş ve perde kalkmıştır; başka hayatların mümkün olduğunu,dünyanın gördüğümüz kadar olmadığını anlamışızdır.
Yakın dönemden de örnek verirsek ; Nazi iktidarı boyunca iktidarın propagandasını yapmayan her türlü sanat eseri yasaklanmıştır. Ressam Emil Nolde bu süreçte yaptığı resimlere "olmayan resimler " adını vermiştir,çünkü o eserleri üretirken yasaları çiğnemiş ve kendisine çizilen sınırların dışına çıkmıştır. Benzer bir yasaklayıcı tavrı tüm diktatörlüklerde ve baskıcı rejimlerde gözlemleriz, hemen hemen hiç istisnası yoktur. İşler kitap yakmaya hatta ülkemizde acıyla tebrüce ettiğimiz gibi insan yakmaya kadar gitmiştir.
Kanımca bu konuyu en iyi anlatan belgesel nitelikli filmlerden biri " Das Leben Anderen" türkçe adıyla " Başkalarının Hayatı" isimli filmdir.
Filmde dinleme cihazı yerleştirmek amacıyla sanatçıların kaldığı yere giren nazi casusu tesadüfen gözüne çarpan bir şiir kitabını alır ve evine götürür. Kendisiyle başbaşa kaldığında ise çaldığı kitaptan bir parça okur ve birden içinde farklı duygular uyanır. Okuduğu dizeler Bertolt Brecht'e aittir . Bir anda bu adam için her şey değişir, artık görevi süresince ev sahiplerinin ruhu bile duymadan o evdeki insanları koruyup gözetecektir. İçinde sanata ve sanatçıya karşı önlenemez bir sempati doğmuştur.

Şöyle demektedir o ölümsüz dizeler :

"Eylül ayının her mavi gününde
Genç bir erik ağacı sessizdir ,
Rüyadaymış gibi solgun ve sessiz .
Aşk ile ağacı kollarımın arasına alıyorum
Ve üstümüzdeki güneşli gökyüzünde
Uzun süredir gördüğüm bulut vardı
Bembeyazdı ve çok yukarılardaydı
Ve yukarı baktığımda artık orada değildi... "

Sanatın her türlüsü ve hatta mitoloji için bile durum böyledir . Eğer orada gerçek ve güzellik veya kurulan hayaller,farklı duygular varsa mutlaka bir şekilde bize dokunur ve değiştirir. Yıllar ,belki de yüzyıllar önce yaşamış yabancıların hayatlarına konuk oluruz. Bu ise tek tip insan üretmeye ve tüketmeye yönelmiş olan sistemin işine gelmemektedir.
Başkalarını sık sık ahlaksızlık ve erdemsizlikle suçlayan kişilere yakından bakma imkanı bulursak aslında derin bir umursamazlık ve duyarsızlık içinde olduklarını fark ederiz. Aslında onlar ,yücelttikleri özelliklerin hiç birine sahip değildirler.
Örneğin Papa , Leonardo Da Vinci'yi ahlaksızlıkla suçlayıp hapse attırdığında Vatikan'ın kendisi ahlaksal çöküntü içindeydi. Osmanlı zamanında içki yasağı getiren 4. Murat kendisi bir bağımlıydı.
Sanat ve sanatçı tüketime ve propagandaya uygun olmadığı zaman sistem O'nu yok etmeye çalışır. Yaratılan sanallık içinde algı sürekli değişir ve kişiler köklerinden koparılıp kalıplar içine oturtulur. Din ve politika oynaması en kolay olan olgulardandır,insanlar yavaş yavaş geçmişlerini unutup yeni bir gerçekliğin bağımlısı haline gelirler ve böylece birey olduklarını unuturlar.
Gelişmiş ülkelere baktığımızda bu yerlerde ekonomik ve sosyal ilerlemeden önce müze ve kütüphanelerin geldiğini görürürüz. Avrupa'nın en kötü dönemi olan,masum insanların öldürüldüğü ortaçağ bile engizisyon baskısına rağmen ilham ve sanat doludur. Bu acımasız ve sert çağın arkasından nice mücadelerle Rönesans'ın parlak güneşi doğmuştur.
Toplumların gelişim sürecince sanat inkar edilemeyecek ölçüde büyük yer tutar. Sanat bireysel bir tavırdır, özgün sanat eseri özgün bir fikir yapısının ve kişiliğin ifadesidir. Köle zihinler üretme ve geliştirme becerisinden yoksundurlar. Bu nedenle sanat yeri geldiğinde isyankar,hatta tehditkardır ve üretimi tetikler. Zeki devlet adamları daima sanatı kendilerine yakın tutmuşlardır. Kendi tarihimize baktığımızda başarılı olan tüm padişahların ilerici nitelikler taşıdığını ve sanatla ilgilendiklerini görürüz. Hilafet tutkunu sözde osmanlıcılar bizzat Padişah Abdülmecit 'in yaptığı "Haremde Beethoven" isimli tablodan, Fatih'in yazdığı şiirlerden habersizdirler.
Atatürk, tüm bu nedenlerle sanatın ve sanatçının üzerinde ısrarla durmuştur. O ,savaş alanında roman okuyan , kültürel mirasımızı tüm derinliğiyle araştıran biriydi. Şiiri ve edebiyatı çok sever, hatta çeşitli tercümeler yapardı. Onca askeri ve devlet işi arasında güzelliğe olan tutkusunu ve doğaya olan sevgisini hiç kaybetmedi çünkü biliyordu ki tüm doktrinler gelip geçici ama sanat ve doğa kalıcıdır,bu ikisi olmadan ne bilim ilerleyebilir ne de yaşam standartları gelişebilir . 
Atatürk, tüm sanat alanlarına eşit bir coşku ve merakla eğilmiş, ülkemizde de yaygınlaşmaları ve anlaşılmaları için yoğun çaba göstermiştir. Bundan dolayıdır ki Onuncu yıl Söylevinde : “Şunu da önemle belirtmeliyim ki, yüksek bir insan topluluğu olan Türk milletinin tarihsel niteliği de güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Onun içindir ki, milletimizin yüksek öz yapısını, yorulmaz gayretkeşliğini, yaratılıştan kavrayışını, bilime bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik duygusunu durmadan ve her türlü araç ve yollarla besleyerek geliştirmek ulusal ülkümüzdür. Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün insanlıkta gerçek dirliğin sağlanması yolunda kendine düşen görevini yapmakta başarıya ulaştıracaktır”. Demiştir.
Ne yazık ki Atatürk, günümüzde bir yaşam ustası ve çağların ötesine uzanan bir bilge değil kalıplara oturtulmuş politik veya askeri bir figür olarak gösterilmektedir. Bu toplumsal cehaletten hepimiz zararlı çıkarken, kendisinin bahsettiği hayat damarlarımızdan biri de son hızla canlılığını yitirmektedir.