Sanat ve İktidar
Platon,
"Devlet" isimli eserinde Edebiyatın tehlikeli ve hatta
uygunsuz olduğunu söyler. Platon'a göre,
hangi türde olursa olsun, bütün edebi metinlerin yasaklanması
gerekmektedir. Çünkü edebiyat soyut kavramlar üzerine kuruludur
ve duygularımızı etkileyebilir, bizi yoldan çıkarabilir.
Platon'un gericiler tarafından hocası Sokrates'e oranla daha çok
sevilmesi tesadüf değildir. Denilebilir ki ortaçağ karanlığına
egemen olan skolastik düşüncenin temelleri Antik çağda Aristo
ve Platon tarafından atılmıştır. İlginç olan bu dönemin aynı
zamanda Rönesans ve Reform hareketlerine de ilham vermiş olmasıdır.
Aslında
bu konuyla ilgili temel nokta edebiyatın ve diğer sanat dallarının
insanlar ve kültürler arasında bir köprü oluşturmasıdır.
Anladığımız ve duygularını paylaştığımız kişilere karşı
düşmanlık besleyemeyiz artık. Bize oynanan oyun bozulmuş ve
perde kalkmıştır; başka hayatların mümkün olduğunu,dünyanın
gördüğümüz kadar olmadığını anlamışızdır.
Yakın
dönemden de örnek verirsek ; Nazi iktidarı boyunca iktidarın
propagandasını yapmayan her türlü sanat eseri yasaklanmıştır.
Ressam Emil Nolde bu süreçte yaptığı resimlere "olmayan
resimler " adını vermiştir,çünkü o eserleri üretirken
yasaları çiğnemiş ve kendisine çizilen sınırların dışına
çıkmıştır. Benzer bir yasaklayıcı tavrı tüm diktatörlüklerde
ve baskıcı rejimlerde gözlemleriz, hemen hemen hiç istisnası
yoktur. İşler kitap yakmaya hatta ülkemizde acıyla tebrüce
ettiğimiz gibi insan yakmaya kadar gitmiştir.
Kanımca
bu konuyu en iyi anlatan belgesel nitelikli filmlerden biri "
Das Leben Anderen" türkçe adıyla " Başkalarının
Hayatı" isimli filmdir.
Filmde
dinleme cihazı yerleştirmek amacıyla sanatçıların kaldığı
yere giren nazi casusu tesadüfen gözüne çarpan bir şiir
kitabını alır ve evine götürür. Kendisiyle başbaşa
kaldığında ise çaldığı kitaptan bir parça okur ve birden
içinde farklı duygular uyanır. Okuduğu dizeler Bertolt Brecht'e
aittir . Bir anda bu adam için her şey değişir, artık görevi
süresince ev sahiplerinin ruhu bile duymadan o evdeki insanları
koruyup gözetecektir. İçinde sanata ve sanatçıya karşı
önlenemez bir sempati doğmuştur.
Şöyle
demektedir o ölümsüz dizeler :
"Eylül
ayının her mavi gününde
Genç bir erik ağacı sessizdir ,
Rüyadaymış gibi solgun ve sessiz .
Aşk ile ağacı kollarımın arasına alıyorum
Ve üstümüzdeki güneşli gökyüzünde
Uzun süredir gördüğüm bulut vardı
Bembeyazdı ve çok yukarılardaydı
Ve yukarı baktığımda artık orada değildi... "
Genç bir erik ağacı sessizdir ,
Rüyadaymış gibi solgun ve sessiz .
Aşk ile ağacı kollarımın arasına alıyorum
Ve üstümüzdeki güneşli gökyüzünde
Uzun süredir gördüğüm bulut vardı
Bembeyazdı ve çok yukarılardaydı
Ve yukarı baktığımda artık orada değildi... "
Sanatın
her türlüsü ve hatta mitoloji için bile durum böyledir . Eğer
orada gerçek ve güzellik veya kurulan hayaller,farklı duygular
varsa mutlaka bir şekilde bize dokunur ve değiştirir. Yıllar
,belki de yüzyıllar önce yaşamış yabancıların hayatlarına
konuk oluruz. Bu ise tek tip insan üretmeye ve tüketmeye yönelmiş
olan sistemin işine gelmemektedir.
Başkalarını
sık sık ahlaksızlık ve erdemsizlikle suçlayan kişilere yakından
bakma imkanı bulursak aslında derin bir umursamazlık ve
duyarsızlık içinde olduklarını fark ederiz. Aslında onlar
,yücelttikleri özelliklerin hiç birine sahip değildirler.
Örneğin
Papa , Leonardo Da Vinci'yi ahlaksızlıkla suçlayıp hapse
attırdığında Vatikan'ın kendisi ahlaksal çöküntü içindeydi.
Osmanlı zamanında içki yasağı getiren 4. Murat kendisi bir
bağımlıydı.
Sanat
ve sanatçı tüketime ve propagandaya uygun olmadığı zaman
sistem O'nu yok etmeye çalışır. Yaratılan sanallık içinde algı
sürekli değişir ve kişiler köklerinden koparılıp kalıplar
içine oturtulur. Din ve politika oynaması en kolay olan
olgulardandır,insanlar yavaş yavaş geçmişlerini unutup yeni bir
gerçekliğin bağımlısı haline gelirler ve böylece birey
olduklarını unuturlar.
Gelişmiş
ülkelere baktığımızda bu yerlerde ekonomik ve sosyal ilerlemeden
önce müze ve kütüphanelerin geldiğini görürürüz. Avrupa'nın
en kötü dönemi olan,masum insanların öldürüldüğü ortaçağ
bile engizisyon baskısına rağmen ilham ve sanat doludur. Bu
acımasız ve sert çağın arkasından nice mücadelerle Rönesans'ın
parlak güneşi doğmuştur.
Toplumların
gelişim sürecince sanat inkar edilemeyecek ölçüde büyük yer
tutar. Sanat bireysel bir tavırdır, özgün sanat eseri özgün bir
fikir yapısının ve kişiliğin ifadesidir. Köle zihinler üretme
ve geliştirme becerisinden yoksundurlar. Bu nedenle sanat yeri
geldiğinde isyankar,hatta tehditkardır ve üretimi tetikler. Zeki
devlet adamları daima sanatı kendilerine yakın tutmuşlardır.
Kendi tarihimize baktığımızda başarılı olan tüm padişahların
ilerici nitelikler taşıdığını ve sanatla ilgilendiklerini
görürüz. Hilafet tutkunu sözde osmanlıcılar bizzat Padişah
Abdülmecit 'in yaptığı "Haremde Beethoven" isimli
tablodan, Fatih'in yazdığı şiirlerden habersizdirler.
Atatürk,
tüm bu nedenlerle sanatın ve sanatçının üzerinde ısrarla
durmuştur. O ,savaş alanında roman okuyan , kültürel mirasımızı
tüm derinliğiyle araştıran biriydi.
Şiiri ve edebiyatı çok sever, hatta çeşitli tercümeler yapardı. Onca
askeri ve devlet işi arasında güzelliğe olan tutkusunu ve doğaya
olan sevgisini hiç kaybetmedi çünkü biliyordu ki tüm doktrinler gelip geçici ama sanat ve doğa kalıcıdır,bu ikisi olmadan ne bilim ilerleyebilir ne de yaşam standartları gelişebilir .
Atatürk,
tüm sanat alanlarına eşit bir coşku ve merakla eğilmiş, ülkemizde
de yaygınlaşmaları ve anlaşılmaları için yoğun çaba
göstermiştir. Bundan dolayıdır ki Onuncu yıl Söylevinde : “Şunu da önemle belirtmeliyim ki, yüksek bir insan topluluğu olan Türk milletinin tarihsel niteliği de güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Onun içindir ki, milletimizin yüksek öz yapısını, yorulmaz gayretkeşliğini, yaratılıştan kavrayışını, bilime bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik duygusunu durmadan ve her türlü araç ve yollarla besleyerek geliştirmek ulusal ülkümüzdür. Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün insanlıkta gerçek dirliğin sağlanması yolunda kendine düşen görevini yapmakta başarıya ulaştıracaktır”. Demiştir.
Ne yazık ki Atatürk, günümüzde bir yaşam ustası ve çağların ötesine uzanan bir bilge değil kalıplara oturtulmuş politik veya askeri bir figür olarak gösterilmektedir. Bu toplumsal cehaletten hepimiz zararlı çıkarken, kendisinin bahsettiği hayat damarlarımızdan biri de son hızla canlılığını yitirmektedir.
Ne yazık ki Atatürk, günümüzde bir yaşam ustası ve çağların ötesine uzanan bir bilge değil kalıplara oturtulmuş politik veya askeri bir figür olarak gösterilmektedir. Bu toplumsal cehaletten hepimiz zararlı çıkarken, kendisinin bahsettiği hayat damarlarımızdan biri de son hızla canlılığını yitirmektedir.
