Mitoloji, Dün ve Bugün,
“Artık elinde mitolojinin anahtarı var, ruhun tüm kapılarını açmakta özgürsün.” Demiş psikolojinin babalarından Carl G. Jung. O'na göre bir çocuk dünyaya geldiğinde doğduğu dünyanın genel bir imgesi genlerinde ve bilinçaltında hazır bulunmaktadır.
Şimdi mitolojinin tanımını yapalım: Mitoloji; Türkçe’ye uyarlanmış haliyle "söylence" anlamına gelir. Mythologhy sözcüğü ise doğa güçlerini ve doğaüstü varlıkları konu alan hayal ürünü öykü anlamına gelen ‘mythos’ ile söz ya da akıl anlamına gelen ‘logos’ kelimelerinden oluşur. Medeniyetin geçirdiği gelişim aşamalarını ve düşünme atılımlarını gösteren en önemli bilgi kaynağıdır. İnsanın evrensel bilinçle iletişime geçme arzusundan beslenen mitoloji, neden ve nasıl gibi sorulara yönelik yanıt arayışını sembolize etmektedir. Mitolojiyi güçlü bir kaynaktan çıkan ve sayısız kolları olan bir ırmağa benzetebiliriz.
Mitler, insanoğlunun yaratıcılığının ve üretkenliğinin bir sonucudur. Mitoloji sayesinde nereden geldiğimizi, şu anda nerede olduğumuzu ve nereye gideceğimizi görerek geçmişle olan bağlarımızı sağlamlaştırabilir, böylece insanlığın kökleri üzerinde yükselen daha başarılı bir gelecek inşa edebiliriz.
Yüzlerce, hatta binlerce yıl önce insan doğaya bakmış, onu merak etmiş ve sorgulamaya başlamıştır. Bize mitler hakkında söylenen ilkel insanın etrafında gördüğü ve korktuğu şeylere tapındığı şeklindedir. Fakat ilginçtir ki uygarlık tarihini tarafsız bir gözle incelediğimizde tıp, matematik, astronomi, felsefe ve geometride ilerlemiş, etkileyici yapılar inşa etmiş, günümüze olağanüstü sanat eserleri bırakmış halklarla karşılaşıyoruz. Bizim sahip olduğumuz teknolojik imkanlara sahip olmasalar da görünüşe göre sandığımız kadar ilkel değildiler, hatta bazı konularda bizden ileri oldukları bile söylenebilir. O zamanlardan bugüne bize efsaneler olarak ulaşan bilgiler hep gözlem ve düşüncenin, bir neden-sonuç ilişkisinin sonucudur.
Daha çok bilindiği için önce Yunan mitolojisinden örnek vermek istiyorum: Yunan mitolojisinde 12 tanrılı sistem vardır, bu da bizim gezegenimize yakın olan 12 gezegeni simgeler. Eskiden insanlar, güneş sistemimizi ve içindeki gezegenlerin hareketlerini farketmişler, doğanın her elementi üzerine kafa yormuşlar. Tanrıların yaşadığı yer olarak anlatılan Olimpos'ta erkek egemen bir yapı söz konusudur. Daha eski çağlara doğru uzanırsak, tek tanrılı sayabileceğimiz yaygın bir "Ana Tanrıça" tapımıyla karşılaşıyoruz. O dönemlerle Antik Yunan toplumunu karşılaştırınca da daha anaerkil bir yapı olduğunu farkediyoruz. Hatta bu iki farklı inanç sistemine ait eserlere ait buluntular bize birbirinden farklı güzellik anlayışları hakkında da bilgi verir.
Türklerin yaratılış ve türeyiş mitleri de bambaşka bir varoluş felsefesiyle, doğaya duyulan üstün bir saygı ve sevgiyle karşılıyor bizleri. Özellikle ağaç sevgisi, tüm canlıların yaratıcının bir parçası olarak kutsal kabul edilmesi , Tengri inancının kapsayıcılığını gösterir. Tüm bu örneklerden de anlıyoruz ki mitoloji sabit değil, değişkendir. Bulunduğu yerin şeklini alır ve temelinde gerçekler vardır. Hepsi birer arketip olan mitolojik kahramanlar da insanlığın ortak hafızasında binlerce yıldır birikmiş sembollerdir. Her kahramanın da bir yolculuğu, özel bir hedefi vardır. Bazen kendisiyle, bazen bilinçatından çıkmış canavarlarla, bazen de kötülerle mücadele eder.
Hint düşüncesine göre, kişisel egolarımız okyanustaki birer ada gibidir. Oradan kendi dünyamıza ve birbirimize bakarız ve birbirimizden ayrı varlıklar olduğumuzu düşünürüz. Göremediğimiz şey ise, birbirimize suların dibindeki okyanus katı ile bağlı olduğumuz gerçeğidir. Özellikle ülkemiz gibi geniş bir gen havuzuna sahip yerlerde.
Gelişmiş toplumların mitolojik sembollere sık sık başvurmasının arkasında bu bilinç yatar; çünkü mitoloji yolundan hem felsefeye, hem sanata hem de bilime ulaşılır, kavrayıcı ve üretici zeka güçlenir. Mitolojilerde geçen karakterler, isimler, yer adları, canavarlar hem gerçek anlamlarında hem de benzetmeler ile edebiyat, müzik, sinema, resim gibi sanat dallarının bir çoğunda kendini göstermiş, bilimsel terimlere kaynaklık etmiştir. Sanata duyulan sevgi evrenseldir. Bu duyguyu meraklı, eğitimli olmasa da duyarlı olan herkes rahatça hissedebilir.
Günümüzde gerçeğe ulaşmak giderek artan bilgi kirliliği içinde iyice zorlaştı; ama bizden hep gerçekçi olmamız isteniyor. Peki nedir bu çok önemli ve ciddiye alınması gereken gerçek? Birinin doğrusu başkasının yanlışıysa, bugün sevdiğimiz birini yarın sevmeyebiliyorsak nasıl kesin kararlar verebiliriz?
Belki bir gün bizim inançlarımız ve düşüncelerimiz de birilerine saçma gelecek, onlar da halimize gülecekler veya tam tersine bizi örnek alacaklar. Olaylar ve fikirler değişse de insan denen canlı aşağı yukarı aynıdır; bireysel ve toplumsal gelişim sürecinde aynı şekilde çevresinden etkilenir. Biraz ilerler ve kendini geliştirir, sonra birden gerisin geri döner; iyiyle kötünün, akıl ve dogmanın mücadelesi hep devam eder.
Mitoloji doğal olarak politikanın da aracı olmuştur. Halk üzerinde güç sahibi olmaya çalışan iktidar sahipleri, bazen tanrılarla iletişim kurduklarını, bazen de kendilerinin bir tanrının çocuğu olduğunu iddia ederek kendi mitlerini yaratmışlardır. Burada varılmak istenen arketip ise firavunlara benzeyen "Tanrı Kral" yani gücü ve emirleri kesinlikle sorgulanmayan bir yöneticidir. Çünkü O, yetkiyi göklerden almıştır, dokunulmazdır. O'nun kararlarına karşı çıkan lanetlenmiştir.
Mitolojinin içinden çıkıp daha sonra sorgulayıcı bir tutum alan felsefe ise zaman zaman iktidarın yalanlarına destek vermiş, zaman zaman da iktidarın karşısında durmuştur. Sokrates, iktidara ne kadar karşı çıkmışsa Hegel de iktidarın o kadar yanında yer almıştır. Seneca iktidara ne kadar destek vermişse Diyojen o kadar dışında durmuştur. Mitoslarda da iktidar ilişkisi böyledir. Tanrılar kimi zaman bir koruyucu, kimi zaman da uzak durulması gereken bir düşman olmuştur. Prometheus, ateşi çalıp insanlara verdiği için cezalandırılmış; Medusa, yılan saçlı bir canavara dönüştürülmüştür. Mitolojideki iktidar mücadelesi olması gereken düzeni düşünen filozoflarla mevcut düzeni ve kendi çıkarlarını korumak isteyen kişiler arasındaki fikir mücadelesine benzer. Roma imparatorlarının da sonunda felsefe okullarını yasaklanması bunun açık bir göstergesidir.
Mitoloji, ilkönce İbrahimi dinler tarafından ötelenmiş; sonraki süreçte gelişen pozitif akıl da eski efsaneleri çocuk toplumların inandığı masallar olarak kabul etmiştir. Yine de önceleri genellikle sanat eserlerinde rastladığımız bu antik söylenceler zaman içinde refah düzeyi artan toplumların ilgi odağı olmuş, merak uyandırmıştır. Truva'nın keşfi de bu sürece katkıda bulunmuştur; çünkü elde edilen bulgular hayal ürünü sanılan kişilerin gerçek olduğunu gözler önüne sermiştir. Truva sonrası artan araştırmalar Sümer, Hitit gibi daha derin köklerimize uzanmamızı sağlamış, yeni gelişmelere olanak sağlamıştır. Genler ve kültür aracılığıyla bize aktarılan tecrübeler bilimin ışığıyla asıl anlamlarına kavuşmuştur.
Tarihle ilgilenen ve sözlü edebiyatı da seven herkesin mitolojiyle belli bir yakınlaşma içine girmesi kaçınılmazdır. Bu yakınlaşmanın sonucunda da tıpkı bir yazarı veya ressamı kendimize yakın bulduğumuz gibi arketiplerden biri de bize daha cazip gelir.
Benim hayatı okumak ve araştırmakla geçmiş bir sanatçı olarak en sevdiğim arketip; sık sık örnek verdiğim akılcı savaşın, bilgeliğin ve sanatın sembolü, kökleri Eski Mısır ve Libya'ya da uzanan Anadolu Tanrıçası Athena'dır. Efsaneye göre Zeus'un kafasından zırhıyla doğmuş olan Athena, her türlü zulümden iğrenirdi, ama O'nun her zaman savaşa hazır, güçlü bir duruşu vardı. İnançlarından bağımsız olarak pek çok sanatçı böyle bir koruyucu imgeye hayranlık duymuş ve yapıtlarında ele almıştır. Bugün yurt dışında hangi müzeye gitseniz ("Müze" kelimesi; Yunanca "MOUSA", Latince "MUSA" olarak adlandırılan ve batı dillerinin hemen hepsine giren, güzel sanatların kaynağı olarak gösterilen esin perisidir.) orada Athena'yı görebilirsiniz.
Athena, sonradan gelen kavimlerce Hellenleştirilmiş, zaman içinde Yunan ve Roma panteonuna maledilmiş, böylece batının sıkça kullandığı güçlü bir simge haline gelmiştir. Alanında en yetkin kişilerden biri kabul edilen ünlü dinler tarihi uzmanı ve filozof Mircea Eliade ve bizim kıymetli dilbilimcimiz, aynı zamanda arkeolog olan Azra Erhat Athena isminin kökenlerinin bilinemediğini söylemiştir. Athena örneğini ısrarla vermemin nedeni bir inancı ya da yaşam biçimini savunmak değil, yaygın olarak seçilen sembolleri ve temellerini anlamanın önemini vurgulamaktır.
Fikrimce ülke olarak son yıllarda yaşadığımız sorunların çoğu geleceğin temellerinin geçmişte atıldığını görememekten kaynaklanmaktadır. Köksüz ağaç devrilir, ve biz o köklere sahip çıkmazsak günü gelir bizim toprağımızda bize düşman ağaçlar yükselir. Kişinin kendi kültürüne ve milletine bağlı olması diğer kültürleri görmezden gelip hakaret ederek değil dünya mirası hakkında bilgi sahibi olarak öz benliğini savunacak yetiye sahip olmasıdır. Yoksa boş boş bağırırsınız, ya kimse dinlemez ya da deli yerine koyarlar.
Ne yazık ki Türklerde bu konuda bir içine kapalılık vardır. Tanzimat’tan önce, Türk edebiyatının mitolojik unsurlardan uzak olduğunu söyleyemeyiz. Dede Korkut hikayeleri bunun en büyük kanıtır. Ancak aynı şey mitoloji çalışmaları için söylenemez. Her ne kadar Fatih Sultan Mehmet çeşitli dillerden tercüme yaptırıp saray kütüphanesine eklettiyse de diğer padişahlar bu konuya pek eğilmemişlerdir.
Uzun zaman sonra Şemsettin Sami, Batı’da bir bilim dalı halini almış olan mitolojinin incelenmesi gerektiğini savunmuştur: Mitoloji sayesinde hem eski Yunan ve Roma dönemi daha iyi anlaşılacak hem de Arap uygarlığının bilimsel eserleri hakkıyla bilinecektir.
Kısaca bana ne başkasının kültüründen, efsanelerinden, dininden, benimki bana yeter demekle ilerleme olmaz. Belki de yabancı sanılan bize yakındır da başkası daha çok sahip çıkmıştır. Gariptir ki bizim tarihimizi bizden iyi bilenler özel sembolleri iyi kullanırlar ve itibarsızlaştırırlar. Tıpkı Ergenekon davalarında kullanılan isimde olduğu gibi.
Bugün Avrupa ülkeleri turizmle ekonomilerine can vermekte, binlerce kişi bu sektörden para kazanmaktadır. Anadolu hepsinden daha zengindir; çünkü dünya üzerinde hangi medeniyet varsa mutlaka buradan geçmiş ve burada izlerini bırakmıştır. Bu izleri takip etmek ve canlı tutmak hem bizim insanlık görevimizdir, hem de kendi değerlerimizi bilmek açısından önemlidir.
Atatürk de bilim ve sanatı kendi fikirlerinin bile üstüne koyarken böyle bir bir öngörüyle hareket etmiş, bize modern insanın gitmesi gereken yolu göstermiştir. Sümerler, Hititler ve Etrüskler üzerine yapılan incelemeleri desteklemesi ve önemli bir gemiye “Etrüsk” adını vermesi sebepsiz değildir. Üstelik O, üstün güçleri olan bir mitolojik kahraman değil, halen aramızda fikirleriyle yaşayan bir kişiliktir.
“Artık elinde mitolojinin anahtarı var, ruhun tüm kapılarını açmakta özgürsün.” Demiş psikolojinin babalarından Carl G. Jung. O'na göre bir çocuk dünyaya geldiğinde doğduğu dünyanın genel bir imgesi genlerinde ve bilinçaltında hazır bulunmaktadır.
Şimdi mitolojinin tanımını yapalım: Mitoloji; Türkçe’ye uyarlanmış haliyle "söylence" anlamına gelir. Mythologhy sözcüğü ise doğa güçlerini ve doğaüstü varlıkları konu alan hayal ürünü öykü anlamına gelen ‘mythos’ ile söz ya da akıl anlamına gelen ‘logos’ kelimelerinden oluşur. Medeniyetin geçirdiği gelişim aşamalarını ve düşünme atılımlarını gösteren en önemli bilgi kaynağıdır. İnsanın evrensel bilinçle iletişime geçme arzusundan beslenen mitoloji, neden ve nasıl gibi sorulara yönelik yanıt arayışını sembolize etmektedir. Mitolojiyi güçlü bir kaynaktan çıkan ve sayısız kolları olan bir ırmağa benzetebiliriz.
Mitler, insanoğlunun yaratıcılığının ve üretkenliğinin bir sonucudur. Mitoloji sayesinde nereden geldiğimizi, şu anda nerede olduğumuzu ve nereye gideceğimizi görerek geçmişle olan bağlarımızı sağlamlaştırabilir, böylece insanlığın kökleri üzerinde yükselen daha başarılı bir gelecek inşa edebiliriz.
Yüzlerce, hatta binlerce yıl önce insan doğaya bakmış, onu merak etmiş ve sorgulamaya başlamıştır. Bize mitler hakkında söylenen ilkel insanın etrafında gördüğü ve korktuğu şeylere tapındığı şeklindedir. Fakat ilginçtir ki uygarlık tarihini tarafsız bir gözle incelediğimizde tıp, matematik, astronomi, felsefe ve geometride ilerlemiş, etkileyici yapılar inşa etmiş, günümüze olağanüstü sanat eserleri bırakmış halklarla karşılaşıyoruz. Bizim sahip olduğumuz teknolojik imkanlara sahip olmasalar da görünüşe göre sandığımız kadar ilkel değildiler, hatta bazı konularda bizden ileri oldukları bile söylenebilir. O zamanlardan bugüne bize efsaneler olarak ulaşan bilgiler hep gözlem ve düşüncenin, bir neden-sonuç ilişkisinin sonucudur.
Daha çok bilindiği için önce Yunan mitolojisinden örnek vermek istiyorum: Yunan mitolojisinde 12 tanrılı sistem vardır, bu da bizim gezegenimize yakın olan 12 gezegeni simgeler. Eskiden insanlar, güneş sistemimizi ve içindeki gezegenlerin hareketlerini farketmişler, doğanın her elementi üzerine kafa yormuşlar. Tanrıların yaşadığı yer olarak anlatılan Olimpos'ta erkek egemen bir yapı söz konusudur. Daha eski çağlara doğru uzanırsak, tek tanrılı sayabileceğimiz yaygın bir "Ana Tanrıça" tapımıyla karşılaşıyoruz. O dönemlerle Antik Yunan toplumunu karşılaştırınca da daha anaerkil bir yapı olduğunu farkediyoruz. Hatta bu iki farklı inanç sistemine ait eserlere ait buluntular bize birbirinden farklı güzellik anlayışları hakkında da bilgi verir.
Türklerin yaratılış ve türeyiş mitleri de bambaşka bir varoluş felsefesiyle, doğaya duyulan üstün bir saygı ve sevgiyle karşılıyor bizleri. Özellikle ağaç sevgisi, tüm canlıların yaratıcının bir parçası olarak kutsal kabul edilmesi , Tengri inancının kapsayıcılığını gösterir. Tüm bu örneklerden de anlıyoruz ki mitoloji sabit değil, değişkendir. Bulunduğu yerin şeklini alır ve temelinde gerçekler vardır. Hepsi birer arketip olan mitolojik kahramanlar da insanlığın ortak hafızasında binlerce yıldır birikmiş sembollerdir. Her kahramanın da bir yolculuğu, özel bir hedefi vardır. Bazen kendisiyle, bazen bilinçatından çıkmış canavarlarla, bazen de kötülerle mücadele eder.
Hint düşüncesine göre, kişisel egolarımız okyanustaki birer ada gibidir. Oradan kendi dünyamıza ve birbirimize bakarız ve birbirimizden ayrı varlıklar olduğumuzu düşünürüz. Göremediğimiz şey ise, birbirimize suların dibindeki okyanus katı ile bağlı olduğumuz gerçeğidir. Özellikle ülkemiz gibi geniş bir gen havuzuna sahip yerlerde.
Gelişmiş toplumların mitolojik sembollere sık sık başvurmasının arkasında bu bilinç yatar; çünkü mitoloji yolundan hem felsefeye, hem sanata hem de bilime ulaşılır, kavrayıcı ve üretici zeka güçlenir. Mitolojilerde geçen karakterler, isimler, yer adları, canavarlar hem gerçek anlamlarında hem de benzetmeler ile edebiyat, müzik, sinema, resim gibi sanat dallarının bir çoğunda kendini göstermiş, bilimsel terimlere kaynaklık etmiştir. Sanata duyulan sevgi evrenseldir. Bu duyguyu meraklı, eğitimli olmasa da duyarlı olan herkes rahatça hissedebilir.
Günümüzde gerçeğe ulaşmak giderek artan bilgi kirliliği içinde iyice zorlaştı; ama bizden hep gerçekçi olmamız isteniyor. Peki nedir bu çok önemli ve ciddiye alınması gereken gerçek? Birinin doğrusu başkasının yanlışıysa, bugün sevdiğimiz birini yarın sevmeyebiliyorsak nasıl kesin kararlar verebiliriz?
Belki bir gün bizim inançlarımız ve düşüncelerimiz de birilerine saçma gelecek, onlar da halimize gülecekler veya tam tersine bizi örnek alacaklar. Olaylar ve fikirler değişse de insan denen canlı aşağı yukarı aynıdır; bireysel ve toplumsal gelişim sürecinde aynı şekilde çevresinden etkilenir. Biraz ilerler ve kendini geliştirir, sonra birden gerisin geri döner; iyiyle kötünün, akıl ve dogmanın mücadelesi hep devam eder.
Mitoloji doğal olarak politikanın da aracı olmuştur. Halk üzerinde güç sahibi olmaya çalışan iktidar sahipleri, bazen tanrılarla iletişim kurduklarını, bazen de kendilerinin bir tanrının çocuğu olduğunu iddia ederek kendi mitlerini yaratmışlardır. Burada varılmak istenen arketip ise firavunlara benzeyen "Tanrı Kral" yani gücü ve emirleri kesinlikle sorgulanmayan bir yöneticidir. Çünkü O, yetkiyi göklerden almıştır, dokunulmazdır. O'nun kararlarına karşı çıkan lanetlenmiştir.
Mitolojinin içinden çıkıp daha sonra sorgulayıcı bir tutum alan felsefe ise zaman zaman iktidarın yalanlarına destek vermiş, zaman zaman da iktidarın karşısında durmuştur. Sokrates, iktidara ne kadar karşı çıkmışsa Hegel de iktidarın o kadar yanında yer almıştır. Seneca iktidara ne kadar destek vermişse Diyojen o kadar dışında durmuştur. Mitoslarda da iktidar ilişkisi böyledir. Tanrılar kimi zaman bir koruyucu, kimi zaman da uzak durulması gereken bir düşman olmuştur. Prometheus, ateşi çalıp insanlara verdiği için cezalandırılmış; Medusa, yılan saçlı bir canavara dönüştürülmüştür. Mitolojideki iktidar mücadelesi olması gereken düzeni düşünen filozoflarla mevcut düzeni ve kendi çıkarlarını korumak isteyen kişiler arasındaki fikir mücadelesine benzer. Roma imparatorlarının da sonunda felsefe okullarını yasaklanması bunun açık bir göstergesidir.
Mitoloji, ilkönce İbrahimi dinler tarafından ötelenmiş; sonraki süreçte gelişen pozitif akıl da eski efsaneleri çocuk toplumların inandığı masallar olarak kabul etmiştir. Yine de önceleri genellikle sanat eserlerinde rastladığımız bu antik söylenceler zaman içinde refah düzeyi artan toplumların ilgi odağı olmuş, merak uyandırmıştır. Truva'nın keşfi de bu sürece katkıda bulunmuştur; çünkü elde edilen bulgular hayal ürünü sanılan kişilerin gerçek olduğunu gözler önüne sermiştir. Truva sonrası artan araştırmalar Sümer, Hitit gibi daha derin köklerimize uzanmamızı sağlamış, yeni gelişmelere olanak sağlamıştır. Genler ve kültür aracılığıyla bize aktarılan tecrübeler bilimin ışığıyla asıl anlamlarına kavuşmuştur.
Tarihle ilgilenen ve sözlü edebiyatı da seven herkesin mitolojiyle belli bir yakınlaşma içine girmesi kaçınılmazdır. Bu yakınlaşmanın sonucunda da tıpkı bir yazarı veya ressamı kendimize yakın bulduğumuz gibi arketiplerden biri de bize daha cazip gelir.
Benim hayatı okumak ve araştırmakla geçmiş bir sanatçı olarak en sevdiğim arketip; sık sık örnek verdiğim akılcı savaşın, bilgeliğin ve sanatın sembolü, kökleri Eski Mısır ve Libya'ya da uzanan Anadolu Tanrıçası Athena'dır. Efsaneye göre Zeus'un kafasından zırhıyla doğmuş olan Athena, her türlü zulümden iğrenirdi, ama O'nun her zaman savaşa hazır, güçlü bir duruşu vardı. İnançlarından bağımsız olarak pek çok sanatçı böyle bir koruyucu imgeye hayranlık duymuş ve yapıtlarında ele almıştır. Bugün yurt dışında hangi müzeye gitseniz ("Müze" kelimesi; Yunanca "MOUSA", Latince "MUSA" olarak adlandırılan ve batı dillerinin hemen hepsine giren, güzel sanatların kaynağı olarak gösterilen esin perisidir.) orada Athena'yı görebilirsiniz.
Athena, sonradan gelen kavimlerce Hellenleştirilmiş, zaman içinde Yunan ve Roma panteonuna maledilmiş, böylece batının sıkça kullandığı güçlü bir simge haline gelmiştir. Alanında en yetkin kişilerden biri kabul edilen ünlü dinler tarihi uzmanı ve filozof Mircea Eliade ve bizim kıymetli dilbilimcimiz, aynı zamanda arkeolog olan Azra Erhat Athena isminin kökenlerinin bilinemediğini söylemiştir. Athena örneğini ısrarla vermemin nedeni bir inancı ya da yaşam biçimini savunmak değil, yaygın olarak seçilen sembolleri ve temellerini anlamanın önemini vurgulamaktır.
Fikrimce ülke olarak son yıllarda yaşadığımız sorunların çoğu geleceğin temellerinin geçmişte atıldığını görememekten kaynaklanmaktadır. Köksüz ağaç devrilir, ve biz o köklere sahip çıkmazsak günü gelir bizim toprağımızda bize düşman ağaçlar yükselir. Kişinin kendi kültürüne ve milletine bağlı olması diğer kültürleri görmezden gelip hakaret ederek değil dünya mirası hakkında bilgi sahibi olarak öz benliğini savunacak yetiye sahip olmasıdır. Yoksa boş boş bağırırsınız, ya kimse dinlemez ya da deli yerine koyarlar.
Ne yazık ki Türklerde bu konuda bir içine kapalılık vardır. Tanzimat’tan önce, Türk edebiyatının mitolojik unsurlardan uzak olduğunu söyleyemeyiz. Dede Korkut hikayeleri bunun en büyük kanıtır. Ancak aynı şey mitoloji çalışmaları için söylenemez. Her ne kadar Fatih Sultan Mehmet çeşitli dillerden tercüme yaptırıp saray kütüphanesine eklettiyse de diğer padişahlar bu konuya pek eğilmemişlerdir.
Uzun zaman sonra Şemsettin Sami, Batı’da bir bilim dalı halini almış olan mitolojinin incelenmesi gerektiğini savunmuştur: Mitoloji sayesinde hem eski Yunan ve Roma dönemi daha iyi anlaşılacak hem de Arap uygarlığının bilimsel eserleri hakkıyla bilinecektir.
Kısaca bana ne başkasının kültüründen, efsanelerinden, dininden, benimki bana yeter demekle ilerleme olmaz. Belki de yabancı sanılan bize yakındır da başkası daha çok sahip çıkmıştır. Gariptir ki bizim tarihimizi bizden iyi bilenler özel sembolleri iyi kullanırlar ve itibarsızlaştırırlar. Tıpkı Ergenekon davalarında kullanılan isimde olduğu gibi.
Bugün Avrupa ülkeleri turizmle ekonomilerine can vermekte, binlerce kişi bu sektörden para kazanmaktadır. Anadolu hepsinden daha zengindir; çünkü dünya üzerinde hangi medeniyet varsa mutlaka buradan geçmiş ve burada izlerini bırakmıştır. Bu izleri takip etmek ve canlı tutmak hem bizim insanlık görevimizdir, hem de kendi değerlerimizi bilmek açısından önemlidir.
Atatürk de bilim ve sanatı kendi fikirlerinin bile üstüne koyarken böyle bir bir öngörüyle hareket etmiş, bize modern insanın gitmesi gereken yolu göstermiştir. Sümerler, Hititler ve Etrüskler üzerine yapılan incelemeleri desteklemesi ve önemli bir gemiye “Etrüsk” adını vermesi sebepsiz değildir. Üstelik O, üstün güçleri olan bir mitolojik kahraman değil, halen aramızda fikirleriyle yaşayan bir kişiliktir.
