Wednesday, December 26, 2012

Kısa Bir Bakış...

    Kadınlığın Tarihi

Eski çağlardan bu yana kadın olgusu bilinmeyenle ve kötülükle ilişkilendirilmiştir. Bununla ilgili elimizdeki ilk ve aslında en önemli arketiplerden biri Kur-an ve İncilde adı geçmeyen fakat Eski Ahitte bahsedilen, Adem'in ilk karısı Lilith adında bir kadındır. Rivayete göre Lilith birlikte yaratıldıkları için eşit olmak istemiş ve bu nedenle dışlanmıştır. Daha uyumlu ve itaatkar olması için Havva Adem'in kaburga kemiğinden yaratılmış ve Lilith zamanla kötücül bir dişil imge haline gelmiştir. Ne var ki Havva da beklenildiği kadar iyi bir eş olamamış ve insanlığa ilk günahı getirmiştir.
Yasak meyveyi her ikisi de yemesine rağmen, işlenen günahtaki suçluluk payı eşit değildir.Aslında kandırılan Adem değil, Havva'ydı. O, yılanın sözüne inanmıştı. Adem kuşkusuz inanmamıştı, ancak eşi ile ilişkilerini bozmak istememişti.Bu nedenle Havva kadar suçlu değildi ama yine de yoldan çıkmıştı.Burada taraflı bakış açısını net olarak gözlemleriz. Erkek günah işlese bile bu ayartıldığı içindir yani erkek özünde masumdur.
Antik çağlara doğru uzanırsak yahudilik öncesi pagan inanışlarda kadın kavramının önceleri çok ayrı ve kutsal olduğunu.,eril bir tanrı veya tanrılardan ziyade tanrıça tapımının üstün geldiğini görürüz. Örneğin eski Anadolu uygarlıklarından bu yana çokça sözü edilen " Ana Tanrıça Kibele" bilinen örneklerdendir.Bunun nedeni toplumların daha doğaya bağlı bir yaşam sürmeleri ve doğurganlıkları ve el becerileri sebebiyle kadınların kutsal kabul edilmeleriydi.Pek çok kavimde soy baba tarafından değil anne tarafından devam ettirilmekteydi.Doğanın kutsallığını kutluyorlar ve her şeyde varolan ilahiliğe -evrenin içinden akan ve hem görülebilen hem de görülemeyen bilinemez tine-saygı duyuyorlardı. Zamanla doğanın uyum içinde yaşamaktan ziyade galip gelinmesi gereken birşeye dönüşmesi toplumlardaki bu bakış açısını da yavaş yavaş değiştirmiştir. Antik Yunan ve Roma uygarlıklarındaki baba tanrı imajı günümüz dinlerine çok daha keskin bir şekilde yansımış böylelikle kadınlık şeytani bir cadılık kavramıyla özdeşleştirilmeye başlanmıştır. Bu bakış açısına uymayan bazı kadınlara ise Cadı denmiştir.
Cadı, vahşi (wild) ve wit (bilgi, akıl) sözcüğünden gelir, Antik çağdaki “wic” ise, “ söğüt dalı” yani “kırılmadan bükülebilen dal” sözcüğünden türeyerek “wiccan” adını almıştır.Bu bükme, “Gerçekliğin algısını bükebilen” anlamında olup, cadının süpürge ya da asası, bu nedenle “söğüt dalından” yapılırdı. Sonradan Kilisenin uygulamaları ile bu kelimelerin kökleri “witch” olarak değiştirilip, “kötülük, yaşlılık ve çirkinlikle” eş tutularak, aşağılayıcı bir anlam kazandı.
MS. 370 İskenderiye… Tarihin ilk bilinen kadın matematikçisi Hypatia, rüyalar, astronomi ve matematikle uğraştığı için, kilisenin iftirası üzerine cadı ilan edildi. Suçlama: "Kadının okumuşu cadı olur" idi.
1484 Almanya… Adlarının anılmasına gerek olmayan iki Dominiken rahip, Papa VII Innocentus’ tan (masum demek) izin alarak, cadılığın kökünü kazımaya karar verdiler… Gerekçe: “Kadınlar bedenen ve fiziken zayıftır ve şeytana daha kolay yenik düşerler; meşru olarak sahip olamadıkları iktidar ve gücü şeytanla işbirliği yaparak elde etmeye çalışırlar” idi.
Kadının doğası üzerine yapılan bu yorum şunu gösteriyordu “ kadın, doğuştan günahkardır”
Görüldüğü üzere, asıl vurgu “ güç ve iktidar” yani kadını yönetimden uzak tutmak üzerine…
Cadı olarak katledilenlerin % 85 kadındı.
Bunların büyük kesimi şifacı bir kısmı da ebeydiler. Özellikle ebeler, ki bir tanesi DOĞUM ESNASINDA BİR KADINA AĞRI KESİCİ VERDİĞİ İÇİN, cadılık suçlaması ile öldürülmüştür.
Neden ebeler? Çünkü doğumda acı çeken kadın, cinselliğini bir süre, belki de uzun yıllar yaşayamayacak olan, yani kontrol altında tutulabilecek kadındır.
Ekonomik özerklikle, cinsel özerklik, birbiriyle yakından bağlantılıdır. Özgür olamayan kadın, kocasına bağlı ve ona tabidir. Yani onun istediği işlerde çalışır ya da hiç çalışamaz. Aynı zamanda kocasının iyi ya da kötülüğünü kıyaslayabileceği diğer erkeklerin bulunduğu ortamlara sokulmayarak, erkeğin kendi üzerindeki sahipliğini pekiştirir. Bunun temeli “korkudur”. Erkek zihniyet, kadının gücünden korktuğu için bastırmaya çalışmıştır. Bu baskıcı zihniyet Avrupada aydınlanma çağına yani Rönesans ve Reform yıllarına kadar sürmüştür.
Gelelim Türklerin tarihine...Yaratılış destanlarından itibaren kadın imgesi önemli bir yer tutmaktadır.Türklerin en eski destanlarından biri ola n Yaratılış Destanında Yaratan’a ilham veren ‘’Ak Ana ‘’ adındaki kadındır.Bilge Kağan kitabesinde Kağan ‘’ Sizler Anam Katun,Büyük Annelerim,Hala ve Teyzelerim,Prenseslerim..’’ sözleri ile hitabına başlar.Eski Türk destanlarında kadın erkeğinin her daim yanındadır.Kadın erkeğinin güç ve ilham kaynağı kabul edilirdi. Türk kültüründe destan kahramanları iyi ata binen, iyi savaşan, iyi kılıç kullanan kadınlarla evlenmek istemektedirler. Örnek olarak Korkut Ata’nın Bamsı Beyrek hikayesindeki Banu Çiçek Katun’u verebiliriz. Kırgızların Manas Destanı'nda kadın, evin namusunun koruyucusudur. Kazaklar'da kadına verilen değer şu atasözüyle ne güzel anlatılmıştır: "Birinci zenginlik sağlık, ikinci zenginlik ise kadındır." Tüm Türk destanlarında sarsılmaz bir saygı, sevgi ve sadakat vardır .
Oğuz Kağan destanından öğrendiğimize göre ise ırza tecavüzün cezası ölüm veya gözlere mil çekilmesiydi. Arap gezgini Ahmed bin Fadlan,Türklerin tecavüz suçlusunun bacaklarından çapraz bağlanmış iki ağaca bağladığını ve ipin kesilmesi sureti ile bacakların ayrıldığını hatıralarında belirtir. Kadının yüceliği Altay Dağları'nın en yüksek tepesine "Kadınbaşı" ismi verilerek yaşatılmıştır.Eski Türklerde kadın miras hakkına sahipti,kadının kendine ait mülkü mevcuttu. Kadının bunu istediği gibi kullanma hakkı vardı.Eski Türklerde koca karısını boşayabildiği gibi,kadında kocasını boşayabilirdi .Bu genişlikte hakları ne Roma,Çin ve İran uygarlıklarında ne de erken Avrupada görebiliriz.
Bu saygılı davranış şekli Selçuklularda da devam etmiştir.Selçuk Sultanı Tuğrul, 11. Yüzyılda Bağdad’ı işgal ettikten sonra eski halifelerin sarayında Halife El Kasım Biemrillah’ın kızı ile evlenir; evlendiği kadını büyük bir saygı ile tahta oturtur. Arap tarihçisi İbni Halikan şöyle anlatır: “…Sefer ayının 15.inci günü prenses, sarayda kendisini bekleyen kocasına mülaki oldu ve altın kumaşlarla süslü tahta çıktı ve kocasını bekledi. Tuğrul Bey eşinin karşısına diz çökerek geldi… Ona emsalsiz hediyeler vererek (tekrar) yeri öptü ve büyük bir saygı gösterisiyle ve mutluluk duyarak odasına çekildi.” (İbn Hallikan, Vefayatu’l- A’yan ve Enbau Ebna El’zaman. Cild V, 102,105.s.)
13. yüzyılda Türk beldelerini dolaşan Marco Polo, Amu Derya nehrinin yukarılarında Kuzey Doğu’ya yayılan ve ‘Büyük Türkiye’ diye tanımlar olduğu yerleri ziyaret ederken Türk hükümdarlarının kızlarından söz eder ve şöyle der: ‘Prenses öylesine gülü ki tüm ülkede onunla başa çıkacak erkek bulmak güç. Çünkü kim çıkarsa hepsini altetmektedir. Babası kendisini evlendirmek istediği halde o buna razı olmamakta ve (kendi beğendiği birini bulana kadar) hiç kimse ile evlenmek niyetinde olmadığını açığa vurmaktadır. Bundan dolayıdır ki babası ona yazılı olarak, dilediği erkekle evlenebileceğine dair söz vermiştir. Bunun üzerinedir ki prenses, ülkenin dört bir yanına haber salarak delikanlıları, kendisiyle güç denemesine çağırmış ve kendisiyle başa çıkacak birini bulursa onunla evleneceğini açıklamıştır. (The Adventures Of Marco Polo, New York, 1948, 179, 181. s.)
Batılı yazarlar arasında Marco Polo gibi Türk kadınının bağımsızlığına ve karakter olgunluğuna hayran kalanlar çoktur. Ricoldo di Morte Groce bunlardan biridir. Bu ünlü yazardan öğrenmekteyiz ki Türk ülkelerinde ve örneğin Selçuk devletinde hakim olan gelenekler, Arap ülkelerindekinden çok farklıdır ve bu farklılık, özellikle Türk kadınının toplumdaki üstün değeri ve yeri ile ilgilidir. (Pre-Ottoman Turkey, 1076-1330, 153.s.)
Yabancı ve Arap kaynakların ortaya vurduğu tarihi gerçek şudur ki İslamiyeti kabul edene kadar Türk’lerde KADIN eşit hak ve özgürlüklere sahip bir değerdi. İslama geçiş sonrası bu gelenek bir süre daha devam ettiyse de,eski arap adetlerinin dini gerçeklerin yerini almaya başlaması ve şeriatçıların toplumu cehalete itmesiyle giderek kaybolmuştur.Biz Türkler, şeriat bataklığına saplandıktan bu yana özellikle iki güzel niteliğimizi yitirmişizdir.Bunlardan biri ‘akılcılık’,diğeri de ‘kadına saygıdır’
Şanslıyız ki Atatürk gibi yüce bir insan ortaya çıkmış ve bize aslında nasıl olduğumuzu hatırlama fırsatı vermiştir. Kurtuluş savaşı sırasında büyük kahramanlıklar gösteren kadınlarımız Avrupa ve Amerikadaki hemcinslerinden çok daha önce seçme ve seçilme hakkı gibi önemli haklara sahip olmuştur. Diğer ülkelerdeki kadınların bu hakka sahip olabilmek adına pek çok fedakarlıkta bulundukları ve hatta bu yüzden fahişelikle suçlanıp hapse atıldıkları bilinmektedir.
E.
18/11/2012



Kaynakça:
http://www.toplumdusmani.net/modules/wfsection/article.php?articleid=1115
Fulya İçöz: Masalda cadı: "ötekinin" arketipi -Ege Üniversitesi - Sosyal Bilimler Enstitüsü - Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi.No:230893
Jay Griffiths "Tik tak" Zamana Kaçamak Bir Bakış(Ayrıntı Yayınları)

1 comment:

denizz said...

Yazı fontundan dolayı yazılar okunmuyor. Değiştirmenizi tavsiye ederim.