Monday, December 09, 2013

Nardugan-Yule(Kış Ekinoksu)


21 aralık günü güneş ışınlarının oğlak dönencesine dik gelip günlerin uzamaya başlamasına "kış ekinoksu" adı verilir.(İngilizce Winter Solstice-Latince Sol-Sistere,sun stands still). Bilge ve doğayla barışık olan eski haklar güneşin yeniden doğuşu olarak kabul edip çeşitli kutlamalar yaparlardı. Aslında bu tarz kutlamalar yıl içindeki doğal olaylara göre tekrarlanmaktaydı ama en çok bilinenleri 21-25 aralık ve 1-5 Mayıs günlerinde yapılanlarıdır.Ben sadece kuzey ülkelerinde "Yule" eski Türklerce Nardugan( NARDUGAN kelimesi (nar=güneş, tugan, dugan=doğan) Doğan güneş anlamına gelmektedir. Türklerin, tek  Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarında  yeniden doğuş bayramı olarak kutladıkları bayramın adıdır.)
Bilindiği üzere Güneş tapımı tüm haklarda ortak bir geçmişe sahiptir ve insanlığın en eski dinlerinden biridir.Bu nedenle günlerin uzamaya başlaması tüm eski halklarda bayram kabul edilmiştir. En uzun gecenin sonunda nihayet yeni Güneş Kral,Tanrı'nın oğlu yeniden doğuşu müjdelenir.(günlerin tekrar uzamaya başlaması).Tanrıça bu uzun gecede Yüce Ana olur ve ışığa gebe kalır.Kökleri M.Ö yaklaşık 3000 yıl öncesine dayanmaktadır. Pagan haklar bu güne ruhun canlanışı ve yenilenişi olarak bakarlardı. Günümüzde yılbaşı ve noel için yapılan tüm kutlamalar ve hazırlıklar aslında tamamen bu mevsimsel unsurlarla bağlantılı adetlerdir. Hristiyanlık yayılmadan çok önceleri mevsim dönümleri kutlanagelmiştir. Romalılar bu günü "Saturnalia" adı altında ,tanrıları Saturnus'a ithaf ederlerdi. Sonraki dönemlerde çok yaygın,esasen Anadolu kökenli bir din olan Mitraizm(Mitra tıpkı İsa gibiTanrı ve insanlar arasında aracı ve bir kurtarıcıdır) Hristiyanlığa uyarlanarak Hristiyanlık resmi din kabul edilmiştir. Böylece Güneş Tanrısı'nın yeniden doğuşu Hz.İsa'nın doğuşu olmuştur. Noel sözcüğünün de yeni güneş,yeni doğuş anlamlarına gelmesi bunu kanıtlar niteliktedir.Yine de bazı gruplar bu tarihe itiraz etmiştir ,örneğin çoğu Ortodokslar noeli 7 ocakta kutlamaktadırlar.
Türklerin, tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre,yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı bulunuyor. Buna " Hayat Ağacı" diyorlar. Bu ağaç, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde yer alır. Kışın yapraklarını dökmeyen bir ağaç olduğu için ölümsüzlüğün simgesi olmuştur. Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık’ta gece gündüzle savaşıyor ve uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyordu. İşte bu güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle akçam ağacı altında kutluyorlardı. Güneşin yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanıyor, güneşi geri verdi diye Tanrı Ülgen’e dualar ediyorlardı. Duaları Tanrıya gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar, dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlardı .
Tarihçilerin tahminlerine göre Sümerler ve Urartularda da yaygın olan bu gelenekler Hunların Avrupa'ya geçmeleri sonucu diğer halklarca da benimsenmiş, zamanla da kökeni unutulmuştur. Benzer özellikler iskandinavlarda da görülür.Viking inancında kutsal "Yggdrasil" ağacı Türklerdeki hayat ağacına benzer.Yule adını verdikleri,tanrılarına adanmış kutlamalarda bir ağacı süslerler. Bu süslerin her biri pagan halk için özel anlamlar taşır. Örneğin ziller ve mumlar kötü ruhları uzaklaştırmak ve iyiliği geri çağırmak içindir.Vikinglerin"Yaşlı Kış Adam " denilen Noel Baba benzeri bir fügür vardır,bu karakter daha sonra baş tanrı Odin ile birleşmiştir.Vikingler İngiltere'ye geldiğinde Noel Baba imajı yeni bir form kazanmaya başlamış ve ruhban sınıfınca Hristiyanlaştırılmıştır.


Monday, December 02, 2013

Yazıyorum ama kimse okumayacak..: Yunan & Pers savaşı

Yazıyorum ama kimse okumayacak..: Yunan & Pers savaşı: Güncellendiğinde, içinde bütün ortadoğuyu barındıracak. Asurbanipalden, Nebukadnezar'a kadar.. Yunanlar ve Persler savaş halinde..  ...

Friday, November 29, 2013

Vegan Yemekler: B12 ve spirulina

Vegan Yemekler: B12 ve spirulina: B12 ile ilgili önceki yazıma çok kısa sürede çok yorum geldi. Özellikle spirulina distribütorlerinden gelen eleştirileri dikkate alarak ...

Wednesday, June 05, 2013

Cura

Halk ozanıdır. Koca yürek... Anadolu'nun bağrından kopar, yolu Paris'e düşer. Bi başına. Karnı aç. Elleri cebinde dolaşırken, bakar ki, sokak çalgıcıları var, müzik yapıyorlar, para topluyorlar. Çöker bi köşeye, cura'sını tıngırdatmaya, yanık yanık söylemeye başlar:

"Aç kulaklarını dinle sözümü, yalan söz gerçeğe tuzak değil, insan hakkını hak bilen kişi, özünde nur doğar yalan ateşi, kamili taşlamak cahilin işi, cahilden kötülük hiç uzak değil..."
*
Tesadüfen ordan geçerken, durup, dinleyenler arasında Abidin Dino da vardır. Çağdaş Türk resminin öncülerinden, ressam, karikatürist, yazar, yönetmen...
Entelektüel çevrede büyüyen, Robert Kolej mezunu, bizzat Mustafa Kemal tarafından resim ve sinema eğitimi için Rusya'ya gönderilen... ABD'de Fransa'da sergiler açan, Fransa Plastik Sanatlar Birliği Onursal Başkanı olan, Fransa Kültür Bakanlığı'ndan Altın Şövalye Nişanı alan, New York Dünya
Sanat Sergisi Danışmanlığı yapan... Siyasi görüşleri nedeniyle ordan oraya sürgüne gönderilen Abidin Dino.

*
Tanışırlar... Kasketli, pala bıyıklı, buram buram Anadolu kokan ozan'ın kalacak yeri olmadığını öğrenir, koluna girer, evine davet eder. Dilbilimci, yazar, Paris Ulusal Bilim Merkezi'nde görev yapan, öğretim üyesi doçent eşi Güzin Dino, sofrayı kurar. Otururlar, sohbete koyulurlar. Laf lafı açar,
ozan der ki, beni yarın çarşıya götürür müsünüz? Hayrola derler, ne lazımsa biz sana alalım... "Bale ayakkabısı alacağım" der! Dino'lar şoke olur. Kara yağız ozan, o şahane şivesiyle devam eder: "Benim oğlan balet de... Ona
göndereceğim."

*
Çünkü...
Nesimi Çimen'dir o.

*
Türkü derleyen, ilk plak çalışmasını 1964'te yapan, Almanya'da Fransa'da İsveç'te albümler çıkaran, dünyanın en önemli müzikhollerinde sahne alan, Türkiye'de ha bire gözaltına alınan, işkence gören, sürüm sürüm süründürülen, yılmayan, ömrünün sonuna kadar hiç sosyal güvencesi olmayan,
yurtdışından gelen teliflerle mütevazı yaşamını sürdürmeye gayret eden...
Sazın sözün, üç telli cura'nın ustası.

*
Aslen Tunceli Hozatlı. Kayseri'de ırgatlık yaparken, aşiret ağasının kızı Dilber'e aşık olur, Dilber de ona, kaçarlar, Adana'ya... Evlatları olur. Almanya'ya işçi yazılır, nefes darlığı olduğu için kabul edilmez. Kalaycılık filan yaparken, Yaşar Kemal'le tanışır. Onun yardımıyla İstanbul'a göçer, gecekondu kiralar, mozaik fabrikasında işe girer. Fabrika greve gider,
Nesimi'yi kovarlar. Ayazda kalır. Dokuz yaşından beri çalıp söylediği cura'sına bakar, ekmeği senden çıkaracağız der, ozan'lığa başlar. Tek kelimeyle, müthiştir. Anında tanınır. Efsane haline gelmeye başlayan bu gariban'ın tek göz oda gecekondusuna gelip gidenler arasında, Yaşar Kemal'in
yanısıra, gazeteci İlhan Selçuk, sosyolog siyasetçi Behice Boran, caz-pop divası Tülay German, Yılmaz Güney, heykeltıraş Kuzgun Acar, yönetmen Atıf Yılmaz, Aşık Mahsuni Şerif vardır... Ve, kurban olduğum, Can Yücel.
*
Yurtdışında eğitim için devlet bursunu bileğinin hakkıyla kazandığı halde "torpil yaptı dedirtmem, seni gönderemem" diyen Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in oğlu... Biriktirdiği harçlıkları, kendi yerine gönderilen ve beyin cerrahisinde çığır açan, canciğer arkadaşı Ordinaryüs Profesör Gazi Yaşargil'e veren... Alnı açık yürüyen, Cambridge Üniversitesi'ne gitmeyi başaran, zırt pırt içeri tıkılan, oralı bile olmayan, tınmayan... Bana göre,
Türkiyemin en heyecan verici şairi Can Yücel.

*
Bi gün, Nesimi'nin henüz bebekken eline cura verdiği oğluna bakar şöyle Can Yücel... "Bu çocuğu Konservatuara göndersene birader" der. Nesimi de "peki" der.

*
Girer sınava oğlan, doğuştan kabiliyet, İstanbul Devlet Konservatuarı'nı birincilikle kazanır. Keman bölümüne yazarlar. Yazarlar ama, keman alacak parası yok. Okul hediye eder... Hediye kemanla dört sene okur. Öbür masrafları Can Yücel tarafından karşılanır. Ancak... Ciddi bir sorun vardır.
Akşamları evde ders çalışması mümkün değildir. Tam eline kemanı aldığında, sofra kurulur, eş dost, türkü başlar, oğlan da mecburen cura'sına sarılır, babasına eşlik eder. E böyle olmayacak, sonunda karar verir, ev ödevi olmayan bir bölüme geçmelidir... 14 yaşında giyer taytını, Bale bölümüne
geçer. Önceleri gizler babasından... Sonra öğrenir baba... Dedim ya, koca yürek, gülümser, evladına şöyle der: "Nerde mutluysan, orda yaşa!"

*
Geceleri pavyonlarda bağlama çalarak cep harçlığını çıkarır, babasıyla köy köy dolaşır, derleme çalışmalarına katılır, Orhan Gencebay'ın arkasında çalar, neticede Konservatuar'dan mezun olup, İstanbul Devlet Opera ve Balesi'ne girer.
*
Mazlum Çimen'dir o.
*
Nesimi'nin, zulüm görmüş, haksızlığa uğramış manasında "Mazlum" adını koyduğu oğlu...
Adının hakkını verircesine, henüz sekiz yaşındayken babasıyla birlikte gözaltına alınan, babasının işkence görmesine şahit olan Mazlum.
*
20 sene klasik eserlerde, Yedi Kocalı Hürmüz'den Hisseli Harikalar Kumpanyası'na sayısız müzikalde dans etti. Edip Akbayram'a Fatih Kısaparmak'a besteler verdi. Film müzikleri yaptı, Altın Portakal ve Altın Koza'nın yanısıra, Almanya'dan Fransa'dan İsviçre'den ödüller kazandı. Dizi
film müzikleri yaptı, mesela, Orhan Kemal'in ölümsüz eseri Hanımın Çiftliği gibi... Kendisinin çalıp söylediği, albümler çıkardı. Oğluyla birlikte Çimen Müzik'i kurdu.
*
Oğul da, Saki Çimen...
Nesimi'nin torunu.
Piyanist.
*
Dedesinin türküleriyle büyüdü, 13 yaşındayken ilk bestesine imza attı. Kendisine ait 11 besteyle Rastgele albümünü çıkardı. Saki piyano çaldı, Cem Yılmaz bateriyle, Kürşat Başar saksafonla, Cahit Berkay yaylı tamburla, Nebil Özgentürk bağlamayla, Erdem Akakçe gitarla, Sırrı Süreyya Önder cümbüşle eşlik etti.
*
Bale ayakkabısına dönersek...
Paris'ten geldi Nesimi, bale ayakkabılarını oğluna verdi, orda biriyle tanıştım dedi, gitar çalıyor, çok önemsiyorlar adamı... Kim acaba?
Bilmiyorum dedi, yağmurlu bi havaydı, curamı ceketimin içinden çıkardım, adam çok şaşırdı bunu mu çalıyorum diye, ben çaldım, o adam sanki küçüldü küçüldü curanın içine girdi, öyle dinledi.
*
Senelerce bunu anlattı.
Gel zaman git zaman...
Paris bavulunun içinde bir fotoğraf buldu Mazlum... Babası cura çalıyor, "o adam" adeta büyülenmiş gibi, nefesini tutmuş dinliyor. Vayyy dedi, koştu babasına, fotoğrafı gösterdi...
O adam, bu adam mıydı?
Evet dedi Nesimi...
*
Peter Gabriel'di.
*
Progressive rock denince ilk akla gelen, Genesis'in kurucusu... Grup ve solo albümleri 250 milyon satan, altı Grammy'si ve Oscar adaylığı bulunan, İngiliz kült müzisyen.
*
Ve...
Yaktılar o Nesimi'yi!
Sivas'ta yakılanlardan biri.
*
Ve, değerli gençler...
Ne salt Alevilerdir kıyılan aslında, ne hukuk garabetidir, ne de güvenlik zafiyeti... Hepsi sığmayacağı için, sadece bir örnek verdim, yukarda adı geçenleri sıralayın lütfen alt alta.
*
Anadolu kültürünü muhafaza ederek, müzikle baleyle resimle sinemayla, akılla bilimle eğitimle, Batı'ya yelken açan yolculuk'tur asıl önlenmek istenen...
Yobazlığı hâkim kılmaktır.

Monday, May 20, 2013

Macera Kafası: Bilim-Kurgusal ve Fantastik Bağnazlık

Macera Kafası: Bilim-Kurgusal ve Fantastik Bağnazlık: Tarih, kurgudur. Kendi yaşam süremiz dahilinde, beş duyu organımızla deneyimleyemediğimiz her şey, bize birileri tarafından anlatılır. Şimdi...

Sunday, May 19, 2013

Ulaş Işıklar'ın Romanı Gece Gelen Üzerine


  Eskiler "Aklında duracağına midende dursun." demişler .Bu söz bence biz kitap kurtları için de uygun çünkü ben kitabı aldığım günün akşamı başladım ısırmaya ...pardon okumaya. Çabucak bitti ve arkasında hoş bir tat bıraktı. Yazar sinema altyapısının da etkisiyle akışkanlığı sağlamış ve karakterlerini canlı kılmış,bu da romanın daha fazla insana ulaşabilmesi açısından umut verici. Kendisine fikrimi iletmekle yetinebilirdim ama  kapsamlı bir yazı yazmak istedim. Çünkü insanlar ne yazık ki edebiyatın bu alanına pek sıcak bakmıyorlar veya içi boş yapıtları okumayı tercih ediyorlar.
  Türk edebiyatında korku türünün benim bildiğim ilk örneği olan Kerime Nadir'in Dehşet Gecesi romanından sonra çok şey değişti . Gerek sinema gerek sonradan hayatımıza giren televizyon ve internet sayesinde giderek vampirlere ısındık ve onları daha yakından tanır olduk. Yazar olmasının yanında deneyimli bir yönetmen olan Ulaş Işıklar da sinemada vampir karakterlerinin gelişimini anlattığı Gecenin Çocukları   tezini kitaplaştırmasının ardından bilgi birikimini  hayalgücüyle birleştirerek bize bir roman hediye etmiş. İyi de yapmış.
  Beni tanıyanlar gerek sinema gerek edebiyat alanında sıkı bir korku hayranı olduğumu, hatta zaman zaman okuduğum veya izlediğim karakterleri resimlerime yansıttığımı bilir. Ama bu dumanı üstünde bir romanı korku edebiyatının baş yapıtlarıyla karşılaştıracağım demek değil. Bu hem yazar hem de Gece Gelen için haksızlık olur. Roman yazmak zaman ve emek istiyor ve kolay gibi görünse de farklı türlerde eser vermek aslında oldukça zor. Bu, tıpkı mücevher işçiliği gibi, elinizdeki taş çok kıymetli bile olsa iyi işleyemezseniz değerini kaybediyor. Gece Gelen iyi bir damardan alınmış, kaliteli,rengi kızıla çalan bir taş gibi. Belki şu anda tam yontulmamış ve mükemmelliğe henüz ulaşmamış ama yine de arzu uyandırabilecek güzellikte. Eh hepinizin bildiği gibi tüm elmaslar eskiden basit birer kömürdüler, zaman içinde berraklaşıp elmas haline geldiler. Gece Gelen ise o dönemi çoktan geride bırakmış. Ben ikinci cildi şimdiden heyecanla bekliyorum ve yazarın zamanla üslubunu daha üst noktalara taşıyacağına inanıyorum. Çünkü yarattığı dünya sağlam temellere dayanıyor.
  Kısaca toparlamak gerekirse Gece Gelen son dönemin popüler vampir romanlarından çok daha iyi ama normal olarak sevilen büyük ustaların gerisinde . Zaten yazarın da kendisi olması gerekiyor ,tanınmış isimlerin kopyası değil. Bu nedenle kitabı objektif olarak okumaya çalışın, zevk alacaksınız. Eğer daha önce bu tarz bir kitap okumadıysanız Gece Gelen anlaşılabilir yapısı ve merak uyandırıcı kurgusuyla ideal bir başlangıç.
Hepinize şimdiden afiyet olsun ;)
 E...                                                                                                                 

Thursday, January 24, 2013

Demokrasi şehitlerine saygıyla...

ŞEHİTLER …ŞEHİTLERİMİZ… H.Oğuz Erbatu

“Kahramanı kadar Haini de bol bir milletiz.” demişti Atatürk Başkumandanlık görevinden almaya çalıştıklarında…Aklımda böyle kalmış. Ama şöyle bir düşündüm de ; hainden de bol ve çok ,ama çok, şehidimiz var bizim.
Emperyalistlere karşı tarihin ilk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın verildiği bu topraklarda, Kurtuluş Savaşı’ndan başlayarak ne çok şehit vermişiz! Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana geçen 90 yıldan beri de şehit vermeye devam etmişiz: Çanakkale Şehitleri , Kurtuluş Savaşı Şehitleri, Devrim Şehitleri, Basın Şehitleri, Demokrasi Şehitleri, Cumhuriyeti, Atatürkçülüğü ve Laikliği savunurken şehit edilenler…Teröre kurban verdiğimiz gencecik şehitlerimiz ,görevi başındayken terörün aramızdan aldığı öğretmen ,subay ,polis, din adamı ,sivil vatandaşlardan şehitlerimiz…Ermeni terörüne kurban verdiğimiz diplomat şehitlerimiz…Bilim Adamı ,Öğretim Görevlisi, Hukukçu, Sendika Başkanı, Emniyet Müdürü şehitlerimiz…1980 öncesi çeşitli şekillerde yitirdiğimiz ;idam sehpalarında ya da kör kurşunlarla bizden koparılıp alınan gencecik şehitleriniz ve daha niceleri…
…Ve gazilerimiz, gazilerimiz, gazilerimiz…
Ne çok şehidimiz var bizim! İsimlerini yazmaya kalksak ,sayfalar dolusu…ciltler dolusu…Hasan Tahsin’den Abdi İpekçi’ye, Taylan Özgür’den Deniz Gezmiş’e ,Cevat Yurdakul’dan Eşref Bitlis’e ,Uğur Mumcu’dan Turan Dursun’a, Çetin Emeç’ten Ahmet Taner Kışlalı’ya, Kemal Türkler’den Gaffar Okkan’a, Kubilay’dan Muammer Aksoy’a ,Onat Kutlar’dan Necip Hablemitoğluna, Bahriye Üçok’tan Cavit Orhan Tütengil’e…Ve daha niceleri…
Bunca şehidin içinde 1990lı yıllarda faili meçhul cinayetlere kurban verdiğimiz şehitlerimiz var ki, bu yazının asıl konusudur.
Muammer Aksoy’la başlayıp Çetin Emeç, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Onat Kutlar, Ahmet Taner Kışlalı, Gaffar Okkan ve Necip Hablemitoğlu …
Bu aydın, bilim insanı, yazar, gazeteci ve emniyet müdürü insanların ortak özelliği neydi? Adına terör deyip geçtiğimiz , tetikçileri yakalansa bile arkasındakilerin bir türlü açığa çıkartılamadığı oluşum neden bu insanları hedef seçmişti? Neydi onları hedef haline getiren?
Kısa bir inceleme yapılırsa kolayca anlaşılabilir ki ; bu insanlar karanlığa karşı aydınlığı, irticaya karşı laikliği, eli kanlı kör teröre karşı ülkesinin yurttaşlarının huzurunu ,güvenliğini, Cumhuriyeti ,Atatürkçülüğü, Atatürk İlke Ve Devrimlerini, sanatı insan sevgisini, ülkesinin, ulusunun çıkarlarını ,yurtta ve dünyada barışı savundukları için hedef olmuşlar, hedef gösterilmişler ve katledilmişlerdir.
Prof. Dr. Muammer Aksoy Atatürkçü Düşünce Derneğinin kurucu üyesi ve ilk genel başkanıydı. Ahmet Taner Kışlalı derneğin genel başkan yardımcılığını yapmıştı .Kalpaksız kuva-i milliyeci olarak bilinen Uğur Mumcu ,kendi deyişiyle Muammer Aksoy’la baba-oğul ilişkisi içinde ve aynı görüşleri savunan bir aydındı. Ve diğerleri…Bir ortak özellikleri de Cumhuriyet Gazetesi yazarları olmalarıydı. Bu aydın ,gazeteci, yazar ,bilim insanları Cumhuriyeti savunuyorlardı ,Cumhuriyet düşmanlarınca öldürüldüler.
H.Oğuz Erbatu
A.D.D Yayın Kurulu Ve Yönetim Kurulu Üyesi.

Tuesday, January 15, 2013

Atatürk Ve Mu Uygarlığı,

Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün en çok üzerinde durduğu konulardan biri de Türklerin ve Anadolu insanının kökeni ve atalarıydı. Cumhuriyetin ilanından sonra Atatürk'ün bu konuya olan ilgisi artarak devam etti ve bu amaçtan yola çıkarak Nisan 1930'da " Türk Tarih Kurumunu" kurdu.
Atatürk'ün Anadolu halkının köklerinin Orta Asya'ya dayandığı konusunda şüphesi yoktu; ama O,bu konuda daha derin bilgilere ulaşmak istiyordu.Türklerin kökeni Orta Asya'ya uzanıyordu ama Orta Asya haklarının kökleri nerelere uzanıyordu acaba?
1930'lu yılların başında emekli General Tahsin Mayatepek ,Güney Amerika medeniyetlerinden olan Maya halkının dil ve kültürleriyle Anadolu ve Orta Asya kültürleri arasındaki benzerlikleri anlatan bir raporu Atatürk'e sundu.Raporu inceleyen Atatürk,konu hakkında daha kapsamlı araştırmalar yapmak üzere Tahsin Mayatepek'i Meksika'ya ateşe olarak atadı.Tahsin Mayatepek Meksika'da yoğun araştırmalar yaptı.
Araştırmalar ilerledikçe karşılaştığı bilgi ve veriler başka yönlere kaymaktaydı.
William Niven'ın Meksika kazıları sonucu elde ettiği- günümüzden 13.000-15.000 yıl öncesine ait-tabletlerin deşifrelerinden,daha sonra da James Churchward'ın Hindistan'da bulduğu eski tabletlerin tercümelerinden haberdar oldu.Durumu öğrenen Atatürk,bu bilim adamlarının eserlerinin dilimize çevrilmesini istedi.O zamanın şartlarında 60 kişiden oluşan bir kurul tarafından bu eserler çevrilerek Atatürk'e sunuldu.Kitapların tam metinlerinin yanı sıra Tahsin Mayatepek ve diğer araştırmacıların hazırladıkları raporlar da pek çok resim ve belgelerle birlikte Atatürk'e ulaştırıldı. Maya, Aztek ve Inka uygarlıklarının Türkler'in kullandigi esyalara benzer esyalar kullandığı Atatürk'e iletilmişti. Davullar, kalkanlar üzerlerindeki ay ve yıldız sembollerine kadar bizimkilere benziyordu. Tahsin Mayatepek, çalışmalarını belge ve fotograflarla 3 ciltlik defter olarak toplayarak
Atatürk'e gönderdi. Bunların ikisi 70'lere kadar TDK kütüphanesinde idi. (No:57-56) Üçüncü defter kayıptır. Bu defterlerde dini tören, ibadet ve tapınakların bile şaşılacak kadar benzerligi gösteriliyordu.
Bu konuda hazırlanmış raporların her biri , Orta Amerika kültürü, Mu kıtası, tüm dünyadaki tek tanrı inancı, Türk dili ile Maya dili arasındaki benzerlikler hakkında önemli çalışmaları içermektedir.
Raporda Mu’ya ait bazı sembolleri açıklayarak dünyanın dört bir yanına dağılan uygarlıkları da anlatıyordu:

    1.Kol: Bu kolu, Mu’dan ‘Maya’ namıyla çıkarak Asya’nın doğu kıyılarına ayak bastıktan sonra ‘Uygur’ namı alan Mu çocukları teşkil etmektedir.

    2.Kol: Bu kolu teşkil eden Mu çocukları gemilerle ve ‘Maya’ namıyla çıkarak Hindi Çini kıyılarına çıkmışlar ve oradan ‘Burma’ kıtası istikametinden Hindistan’a girerek oralarda, ‘Naga Maya’ namını alıp, bu namda büyük bir imparatorluk vücuda getirmişlerdir ve bu devlet 200 bin sene devam ettikten sonra yok olmuştur. Bu insanların bir kısmı Hindistan’ın batısından gemilerle Basra Körfezi’nin kuzeyinde Fırat Nehri deltasına girerek, bu yerlere ‘Akad’ ve daha kuzeye ilerleyerek bu havaliye de ‘Sümer’ adını vermişler ve kendileri de bu namı almışlardır.
         Churchward’ın yapıtı kaynak gösterilerek nakledilen bilgiler arasında şu satırlar da yer alıyordu: ”Uygur İmparatorluğu ortadan kalkmadan önce Türk İmparatorluğu’nun mevcut olmadığı ve bu imparatorluğun, Uygur İmparatorluğu’nun yukarıda açıklanan felaketlerle son bulmasından sonra, 10-11 bin sene evvel ortaya çıktığı ve  ırktaşlarımız olan Akadlar’la Sümerler’in Orta Asya’dan değil, doğrudan doğruya 70 bin sene evvel Mu kıtasından çıkıp Hindi Çini, Burma, Hindistan yolu ile evvela Fırat deltasına ve müteakiben Mezopotomya arazisine  yerleştikleri anlaşılmaktadır.
Raporların etkileyici bilimselliğini sergilemek için, Mayatepek’in Capul Tepek Parkı’nı ziyaretinden sonra yazdığı son rapordaki şu sözler yeterlidir: ‘Capul Tepek, Aztek dilinde Çekirge Tepesi demektir. Çekirgeler Capul (yağma) ettiğinden, ‘çapul’un eski Türklere yağma manasında geçmiş olması muhtemeldir’. Güneş ayinlerini izleyen Mayatepek, aynı raporda, ‘Bunların aynen Mevleviler gibi, birbirine dokunmamaya itina ederek dönmeleri ve nısfiyelerin Hüseyni ve Hicazkari Kürdi çeşnisinde nameler çalması ve kudümlerin de Mevlevi temposu ile çalınması pek ziyade hayretime mucip olmakla, Mevlevi ayininin bütün teferruatının Güneş kültünden alınmış olduğundan şüphem kalmadı’ diye yazar.
Atatürk, Mayatepek’in James Churchward’ın çalışmaları hakkındaki bilgileri aktarmasından sonra kendisini Türkiye’ye davet etmiş, Ancak James Churchward’ın yaşı nedeni ile bu ziyareti gerçekleşememiştir. Ancak Atatürk çalışmalarını desteklemiş, O'nun kitaplarını Türkçe’ye çevirtmiş, bunun yanında da Maya kültürü ile Türk kültürü arasındaki folklorik bağlantıları incelemiştir.
Atatürk,çeviriler üzerinde uzun süre durup notlar almıştır. Özellikle insanın yaratılışı,Mu'nun insanlığın ana yurdu oldupu,nüfusunun 60 milyon olduğu,ilk insanın orada yaratıldığı,Mu'nun batış nedenleri ve göçleri,kolonileri; Orta Asya ,Uygurlar ve Türklerle ilgili kısımları altını çizerek okumuştur. Ayrıca Mu kökenli özel ad ve sıfatlar ve bunların öz Türkçe'yle karşılaştırılmaları,Mu'nun yönetim biçimi ve güneş enerjisinin aydınlatmada kullanılması gibi konulara eğilmiştir.
Atatürk'ün okuduğu James Churchward eserleri,Anıtkabir'deki Atatürk'ün kitaplarının bulunduğu bölümde durmaktadır.Kitapların Anıtkabir Kütüphane numaraları: ingilizceleri 188,200,1301,1302 numaralarda,çevirileri ise 1482 ,1483,1484 ve 1485 numaralarda kayıtlıdır.
Atatürk'ün bu eserleri okuduğunu gösteren en önemli belgelerden biri de " Özel işaretleri,uyarıları ve düştüğü notlar ile Atatürk'ü Okuduğu Kitaplar"(Gürbüz Tüfekçi,Ankara 1983 ,Türkiye İş Bankası Yayınları) isimli kitabın 376-395 sayfaları arasında yer almaktadır.Bu sayfalarda Atatürk'ün tercümeler üzerinde aldığı notlar bulunmaktadır.
Atatürk'ün özelliği,o yıllarda Türklüğün asıl yapısı ve geleceği adına kimsenin bilmediği ihtimallere uzanmış olmasıdır. Orta Asya'yı,insandlığın beşiği sayma duygusu içinde,o günlerin kervan yollarını da asla unutmamıştır. Bu duygularla kısacık hayatı içinde aynı hedefe dönük birçok yakınını görevlendirmiştir.Hasan Tahsin Mayatepek,Bedri Tahir Şaman,Remzi Oğuz Arık,Necip Asım Yazıksız,Zeki Velidisi Togan ilk akla gelen isimler arasındadır.
Atatürk'ün 6 ay gibi bir sürere Türkçe'yi Latin harflerine kavuşturacak kadar bilgili ve yetenekli oldugu düsünülürse, onun kesinlikle sıradan bir dilbilimci ve tarihçi oldugu düsünülemez. Öyleyse bu araştırmaları da sıradan bir merak olamazdı.O, neyi nerede arayacağını herkesten iyi biliyordu. Bugün Atatürk'ün gizli kalmış düşünceleriyle birlikte bu araştırmalar da Anitkabir'in sessizliğinde uyumaya devam ediyorlar. Eğer gerçekten var olduysa, Mu Kıtası'nın kalıntılarının Pasifik'in derinliklerinde durduğu gibi...

E. 
2012
Kaynakça:James Churchward Batık Kıta Mu'nun Çocukları
http://www.yarindansonra.com/mayatepek_incelemesi.htm