Wednesday, November 30, 2016

Sanatın Gerekliliği Ve Gereksizliği



"İki temel sorunu var insanlığın;
Adaletsizlik ve anlamsızlık.
Birine karşı hukuku bulduk, diğerine karşı sanatı.
Ama insanlar hukuka ulaşamadı...
Ve sanat insanlara..."
Nietzche.
Günümüzden çok çok önce söylenmiş bu söz ve ne yazık ki bugün de aynı sorunu yaşıyoruz. Hani şu eski şarkıdaki gibi; Sen bensiz, ben sensiz....
Kimine göre sanatın altın çağı 1960'larda yaşandı, kimine göre ise modern sanatın başlamasıyla sona erdi. Bazıları ise antik çağları tekrar etmekten başka bir şeyi yapmadığımızı düşünüyor, kendince haklı nedenlere dayanarak. Sanat , ilkel insandan bu yana içimizde hep dışarı çıkmak, kendini göstermek isteyen bir dürtü olmuş. Kimi zaman güzellik için, bazen din ve büyü için kullanılmış. İnsanın çevresinden ve yaratıcısından aldığı ilhamla yarattığı eserler diğer insanları ya hayran bırakmış, ya kızdırmış, ya da şaşırtmış. Ama bu yazının konusu bambaşka...
Giderek kültürsüzleşen, değil sanatçıyı, doktoru, öğretmeni, mühendisi, kitap okuyan, eğitim alan herkesi kendine düşman gören, bilen kişiye katlanamayan, gözlük takmanın bile bir zamanlar Çin'de olduğu gibi neredeyse suç kabul edildiği bir toplumda aynı zamanda sanatın sahip olunması gereken bir meta haline gelmesi şaşırtıcı bir durum. Hemen hemen herkesin birazcık ünlü olabilmek veya kendini önemli gösterebilmek için kullandığı en popüler araç oldu sanat. Şiir okumadan şair, sergi gezmeden ressam, müziğe gönül vermeden müzisyen olan bu kişiler nedense okumaktan, araştırmaktan uzak durdular. Onlar kendilerini sahte maskelerle süslerken ve benzerleri tarafından çılgınca alkışlanırken sanat okulları ve astığı astık, kestiği kestik sanat çevreleri ise zaten zorlu bir süreç yaşayan sanatı, matematikteki çok bilinmeyenli denklemler gibi soyut, bilinemez alanlara sürüklediler.
Kim bilir, belki de sanat tüm bu karmaşadan ve kendisine uzanan kirli ellerden kaçmak, son hızla uçarak uzaklaşmak istedi. Ama bunu yaparken bu zorlu yolda yürümeye, sanata, hayata kendi dokunuşunu katmaya çalışan sanatçı ve sanatseverlerin bir kısmını da şaşkın ve yalnız bıraktı. Çoğu kişi ben yaptım oldu mantığıyla aklına esen rüzgârın arkasından giderken, bir bardak çayın buharında düşünceye dalan, merak ve tutkuyla yollarına devam etmeye çalışanlar da etrafı kara bir duman gibi saran bu yozlaşma kültürüyle yalnız kaldı.
Picasso; "Herkes resmi anlamaya çalışıyor. Neden bir kuşun cıvıltısını anlamaya çalışmayız? Neden geceyi, çiçekleri, çevremizdeki her şeyi, onları anlamaya çalışmadan severiz? Nedense, konu resim olunca, insanlar onu anlamaları gerektiğini düşünüyor. Her şeyden önce, sanatçının zorunluluktan yarattığını, kendi başına dünyanın önemsiz bir parçasından başka birşey olmadığını ve ona da dünyada bize zevk veren; ama anlamlandırmaya çalışmadığımız öteki şeylerden biri gibi bakılması gerektiğini, ah bir anlasalar… Ama anlatamıyoruz. Resmi anlatmaya çalışanlar,  genellikle yanlış ağaca havlıyor. " Derken, kuşkusuz sanatın anlamdan kopuk olması gerektiğini söylemek istememiştir; ama sanatın bir bilim nesnesi gibi incelenmesine, keskin sınırlarla tanımlanmasına karşı çıkmıştır.
İster istemez gerçekten çok yönlü bir yazar ve seslendirme sanatçısı olan Yekta Kopan'ın bir söyleşide söylediği sözleri anımsayıp gülüyorum. "Türk insanı her şeyi bilerek doğar, öğrenmeye ihtiyacı yoktur. Hemen hemen her konuda doğuştan bilgilidir. Futbol yorumcusu, doktor, beslenme uzmanı ve politikacıdır..." Bu durumda sanatı da başkasından öğrenecek değil ya. Ne diyelim? "En güzel resmi sen çizdin, en güzel şarkıyı sen çaldın, en uzağa sen gittin. " deyip Mazhar Fuat Özkan'ın kulaklarını çınlatalım.
Çelişkilerle dolu bir toplumda sanat ve kültür aşağılanır ve elden ele garip biçimlere girerken dünyada ise bambaşka şeyler oluyor. Artık çağdaş ve kavramsal sözcükleri neredeyse hep birlikte alınır oldu. Paris'de akademi desen derslerini kaldırıp yerine kavramsal sanat dersi koydu. Moloz parçalarını toplayan bazı meşhur isimler bunları yüksek fiyatlara satıyor, müzayedelerde eser değil isimler satılıyor. Belli bir konuyla ilgili olduğu halde cümleleri olmayan, kelimelerden ibaret şarkı sözleri yazılıyor. Kitapların son işlevi kahve fincanıyla beraber fotoğraf modeli olmak.
Biz de bu arada uçup giden sanatın bir köşesini, kendimize övgüler düzerek, bazen de rakipler, düşmanlar ilan ederek veya dostlarımızın bize olan sempatisini kullanarak yakalamaya çalışıyoruz. Acaba Atatürk "Cumhurbaşkanı bile olabilirsiniz; ama sanatçı olamazsınız." ile ne demek istemişti? Sanat imkânsızı kovalamak mı yoksa? Gerçeği söylemek gerekirse, en büyük dehalar bile asla tatmin olmamışlar, hep bir sonraki adımı, bir fazlasını aramışlardır. 
 1960’ta Fransız Kültür Bakanlığı resim müzelerine bir emir gönderir ve Pierre Bonnard’ın görüldüğü yerde yetkililere haber verilmesini ister. Çünkü Bonnard, pardösüsünün içine sakladığı ufak paleti ile gizlice resimlerinin beğenmediği yerlerini değiştirmektedir. Michelangelo ölürken çalışacak on yılı daha olmadığı için hayıflanmıştır.
Resim, yazı, müzik, yontu, fotograf, tiyatro ve sinema... Aslında hepsi birbirini besler, insanın her şeyden haberdar olması ve hissetmesi, hissetiklerini de sanat eserinde gözlemlemesi zor bir iştir. Kolaylaştırmak isteyen, kullanmak isteyen vardır, böylece kendine pay biçmek, toplum içinde özel bir yer tutmak isteyen vardır.
Peki tüm bunlardan yola çıkıp bir sonuca varmak istersek, sanatı anlamadığı veya beceremediği için kendi anlayışını dayatan, kültürden ve çeşitlilikten ölesiye korkan zevksizliği kabullenmek zorunda mıyız? Bir milletin kültürünü ve değerlerini yok ederek onların kendi geçmişleriyle ve dünyayla bağlarını koparmak onları daha kolay hedefler ve ucuz tüketiciler haline getirir. Şu an dünyada ve ülkemizde olan bitense bundan çok farklı değil. İnsanlar ya kendilerince kılıflar uyduruyorlar, ya da yerel kabul ettikleri kültürün içine o kültürün köklerini bilmeden sıkışmaya çalışıyorlar. Örneğin Fazıl Say'ın arabesk ile ilgili sözlerine ağır tepkiler gelmesinin bir nedeni de budur. Değişim zordur, gökkuşağının tüm renklerine açılırsa kendi rengini kaybedeceğini zanneder insan. Bir de içinde bulunduğu toplum ona kendisinden ileride olanı taşlamayı, kıskanmayı ve aşağılamayı öğretmiştir.
Durum böyleyken bir kavram karmaşası içinde gidip geliyoruz ister istemez. İyisi mi ben sözlerimi güzel bir Bülent Ortaçgil şarkısıyla noktalayayım ve soruların cevabını da zamana bırakayım.
Olmalı mı olmamalı mı?
Yoksa hiç değişmemeli mi?
Ama ben değişmezsem ben olamam ki...
Görmeli mi görmemeli mi ?
Yoksa hiç bakınmamalı mı ?
Ama ben bakınmazsam hiç göremem ki...
Sevmeli mi sevmemeli mi?
Yoksa hiç beğenmemeli mi?
Ama ben beğenmezsem hiç konuşmam ki...
Bilmeli mi bilmemeli mi?
Yoksa hiç öğrenmemeli mi?
Ama ben öğrenmezsem hiç olamam ki...

E.