"İki
temel sorunu var insanlığın;
Adaletsizlik ve anlamsızlık.
Birine karşı hukuku bulduk, diğerine karşı sanatı.
Ama insanlar hukuka ulaşamadı...
Ve sanat insanlara..."
Adaletsizlik ve anlamsızlık.
Birine karşı hukuku bulduk, diğerine karşı sanatı.
Ama insanlar hukuka ulaşamadı...
Ve sanat insanlara..."
Nietzche.
Günümüzden
çok çok önce söylenmiş bu söz ve ne yazık ki bugün de aynı sorunu yaşıyoruz. Hani şu eski şarkıdaki gibi; Sen bensiz, ben
sensiz....
Kimine
göre sanatın altın çağı 1960'larda yaşandı, kimine göre ise modern sanatın
başlamasıyla sona erdi. Bazıları ise antik çağları tekrar
etmekten başka bir şeyi yapmadığımızı düşünüyor, kendince
haklı nedenlere dayanarak. Sanat , ilkel insandan bu yana içimizde
hep dışarı çıkmak, kendini göstermek isteyen bir dürtü olmuş.
Kimi zaman güzellik için, bazen din ve büyü için kullanılmış.
İnsanın çevresinden ve yaratıcısından aldığı ilhamla
yarattığı eserler diğer insanları ya hayran bırakmış, ya
kızdırmış, ya da şaşırtmış. Ama bu yazının konusu
bambaşka...
Giderek
kültürsüzleşen, değil sanatçıyı, doktoru, öğretmeni,
mühendisi, kitap okuyan, eğitim alan herkesi kendine düşman
gören, bilen kişiye katlanamayan, gözlük takmanın bile bir zamanlar Çin'de olduğu gibi neredeyse suç kabul edildiği bir toplumda aynı zamanda sanatın sahip
olunması gereken bir meta haline gelmesi şaşırtıcı bir durum.
Hemen hemen herkesin birazcık ünlü olabilmek veya kendini önemli
gösterebilmek için kullandığı en popüler araç oldu sanat. Şiir
okumadan şair, sergi gezmeden ressam, müziğe gönül vermeden
müzisyen olan bu kişiler nedense okumaktan, araştırmaktan uzak
durdular. Onlar kendilerini sahte maskelerle süslerken ve
benzerleri tarafından çılgınca alkışlanırken sanat okulları
ve astığı astık, kestiği kestik sanat çevreleri ise zaten zorlu
bir süreç yaşayan sanatı, matematikteki çok bilinmeyenli
denklemler gibi soyut, bilinemez alanlara sürüklediler.
Kim bilir,
belki de sanat tüm bu karmaşadan ve kendisine uzanan kirli ellerden
kaçmak, son hızla uçarak uzaklaşmak istedi. Ama bunu yaparken bu
zorlu yolda yürümeye, sanata, hayata kendi dokunuşunu katmaya
çalışan sanatçı ve sanatseverlerin bir kısmını da şaşkın
ve yalnız bıraktı. Çoğu kişi ben yaptım oldu mantığıyla
aklına esen rüzgârın arkasından giderken, bir bardak çayın
buharında düşünceye dalan, merak ve tutkuyla yollarına devam
etmeye çalışanlar da etrafı kara bir duman gibi saran bu yozlaşma
kültürüyle yalnız kaldı.
Picasso;
"Herkes resmi anlamaya çalışıyor. Neden bir kuşun
cıvıltısını anlamaya çalışmayız? Neden geceyi, çiçekleri,
çevremizdeki her şeyi, onları anlamaya çalışmadan severiz?
Nedense, konu resim olunca, insanlar onu anlamaları gerektiğini
düşünüyor. Her şeyden önce, sanatçının zorunluluktan
yarattığını, kendi başına dünyanın önemsiz bir parçasından
başka birşey olmadığını ve ona da dünyada bize zevk veren; ama
anlamlandırmaya çalışmadığımız öteki şeylerden biri gibi
bakılması gerektiğini, ah bir anlasalar… Ama anlatamıyoruz.
Resmi anlatmaya çalışanlar, genellikle yanlış ağaca havlıyor.
" Derken, kuşkusuz sanatın anlamdan kopuk olması gerektiğini
söylemek istememiştir; ama sanatın bir bilim nesnesi gibi
incelenmesine, keskin sınırlarla tanımlanmasına karşı
çıkmıştır.
İster
istemez gerçekten çok yönlü bir yazar ve seslendirme sanatçısı
olan Yekta Kopan'ın bir söyleşide söylediği sözleri anımsayıp
gülüyorum. "Türk insanı her şeyi bilerek doğar, öğrenmeye
ihtiyacı yoktur. Hemen hemen her konuda doğuştan bilgilidir.
Futbol yorumcusu, doktor, beslenme uzmanı ve politikacıdır..."
Bu durumda sanatı da başkasından öğrenecek değil ya. Ne
diyelim? "En güzel resmi sen çizdin, en güzel şarkıyı sen
çaldın, en uzağa sen gittin. " deyip Mazhar Fuat Özkan'ın
kulaklarını çınlatalım.
Çelişkilerle
dolu bir toplumda sanat ve kültür aşağılanır ve elden ele garip
biçimlere girerken dünyada ise bambaşka şeyler oluyor. Artık
çağdaş ve kavramsal sözcükleri neredeyse hep birlikte alınır
oldu. Paris'de akademi desen derslerini kaldırıp yerine kavramsal
sanat dersi koydu. Moloz parçalarını toplayan bazı meşhur
isimler bunları yüksek fiyatlara satıyor, müzayedelerde eser
değil isimler satılıyor. Belli bir konuyla ilgili olduğu halde
cümleleri olmayan, kelimelerden ibaret şarkı sözleri yazılıyor.
Kitapların son işlevi kahve fincanıyla beraber fotoğraf modeli
olmak.
Biz
de bu arada uçup giden sanatın bir köşesini, kendimize övgüler
düzerek, bazen de rakipler, düşmanlar ilan ederek veya
dostlarımızın bize olan sempatisini kullanarak yakalamaya
çalışıyoruz. Acaba Atatürk "Cumhurbaşkanı bile
olabilirsiniz; ama sanatçı olamazsınız." ile ne demek
istemişti? Sanat imkânsızı kovalamak mı yoksa? Gerçeği söylemek
gerekirse, en büyük dehalar bile asla tatmin olmamışlar, hep bir
sonraki adımı, bir fazlasını aramışlardır.
1960’ta Fransız
Kültür Bakanlığı resim müzelerine bir emir gönderir ve Pierre
Bonnard’ın görüldüğü yerde yetkililere haber verilmesini
ister. Çünkü Bonnard, pardösüsünün içine sakladığı ufak
paleti ile gizlice resimlerinin beğenmediği yerlerini
değiştirmektedir. Michelangelo ölürken çalışacak on yılı
daha olmadığı için hayıflanmıştır.
Resim,
yazı, müzik, yontu, fotograf, tiyatro ve sinema... Aslında hepsi
birbirini besler, insanın her şeyden haberdar olması ve
hissetmesi, hissetiklerini de sanat eserinde gözlemlemesi zor bir
iştir. Kolaylaştırmak isteyen, kullanmak isteyen vardır, böylece
kendine pay biçmek, toplum içinde özel bir yer tutmak isteyen
vardır.
Peki
tüm bunlardan yola çıkıp bir sonuca varmak istersek, sanatı
anlamadığı veya beceremediği için kendi anlayışını dayatan,
kültürden ve çeşitlilikten ölesiye korkan zevksizliği
kabullenmek zorunda mıyız? Bir milletin kültürünü ve
değerlerini yok ederek onların kendi geçmişleriyle ve dünyayla
bağlarını koparmak onları daha kolay hedefler ve ucuz
tüketiciler haline getirir. Şu an dünyada ve ülkemizde olan
bitense bundan çok farklı değil. İnsanlar ya kendilerince
kılıflar uyduruyorlar, ya da yerel kabul ettikleri kültürün
içine o kültürün köklerini bilmeden sıkışmaya çalışıyorlar.
Örneğin Fazıl Say'ın arabesk ile ilgili sözlerine ağır
tepkiler gelmesinin bir nedeni de budur. Değişim zordur,
gökkuşağının tüm renklerine açılırsa kendi rengini
kaybedeceğini zanneder insan. Bir de içinde bulunduğu toplum ona
kendisinden ileride olanı taşlamayı, kıskanmayı ve aşağılamayı
öğretmiştir.
Durum böyleyken bir kavram karmaşası içinde gidip geliyoruz ister istemez. İyisi
mi ben sözlerimi güzel bir Bülent Ortaçgil şarkısıyla
noktalayayım ve soruların cevabını da zamana bırakayım.
Olmalı
mı olmamalı mı?
Yoksa hiç değişmemeli mi?
Ama ben değişmezsem ben olamam ki...
Görmeli mi görmemeli mi ?
Yoksa hiç bakınmamalı mı ?
Ama ben bakınmazsam hiç göremem ki...
Sevmeli mi sevmemeli mi?
Yoksa hiç beğenmemeli mi?
Ama ben beğenmezsem hiç konuşmam ki...
Bilmeli mi bilmemeli mi?
Yoksa hiç öğrenmemeli mi?
Ama ben öğrenmezsem hiç olamam ki...
Yoksa hiç değişmemeli mi?
Ama ben değişmezsem ben olamam ki...
Görmeli mi görmemeli mi ?
Yoksa hiç bakınmamalı mı ?
Ama ben bakınmazsam hiç göremem ki...
Sevmeli mi sevmemeli mi?
Yoksa hiç beğenmemeli mi?
Ama ben beğenmezsem hiç konuşmam ki...
Bilmeli mi bilmemeli mi?
Yoksa hiç öğrenmemeli mi?
Ama ben öğrenmezsem hiç olamam ki...
E.

No comments:
Post a Comment