Friday, February 24, 2017

                                                         
                                                            
                                                           Mitoloji, Dün ve Bugün,
 “Artık elinde mitolojinin anahtarı var, ruhun tüm kapılarını açmakta özgürsün.” Demiş psikolojinin babalarından Carl G. Jung. O'na göre bir çocuk dünyaya geldiğinde doğduğu dünyanın genel bir imgesi  genlerinde ve bilinçaltında hazır bulunmaktadır.
  Şimdi mitolojinin tanımını yapalım: Mitoloji; Türkçe’ye uyarlanmış haliyle "söylence" anlamına gelir. Mythologhy sözcüğü ise doğa güçlerini ve doğaüstü varlıkları konu alan hayal ürünü öykü anlamına gelen ‘mythos’ ile söz ya da akıl anlamına gelen ‘logos’ kelimelerinden oluşur. Medeniyetin geçirdiği gelişim aşamalarını ve düşünme atılımlarını gösteren en önemli bilgi kaynağıdır. İnsanın evrensel bilinçle iletişime geçme arzusundan beslenen mitoloji, neden ve nasıl gibi sorulara yönelik yanıt arayışını sembolize etmektedir. Mitolojiyi güçlü bir kaynaktan çıkan ve sayısız kolları olan bir ırmağa benzetebiliriz.
  Mitler, insanoğlunun yaratıcılığının ve üretkenliğinin bir sonucudur. Mitoloji sayesinde nereden geldiğimizi, şu anda nerede olduğumuzu ve nereye gideceğimizi görerek geçmişle olan bağlarımızı sağlamlaştırabilir, böylece insanlığın kökleri üzerinde yükselen daha başarılı bir gelecek inşa edebiliriz.
 Yüzlerce, hatta binlerce yıl önce insan doğaya bakmış, onu merak etmiş ve sorgulamaya başlamıştır. Bize mitler hakkında söylenen ilkel insanın etrafında gördüğü ve korktuğu şeylere tapındığı şeklindedir. Fakat ilginçtir ki uygarlık tarihini tarafsız bir gözle incelediğimizde tıp, matematik, astronomi, felsefe ve geometride ilerlemiş, etkileyici yapılar inşa etmiş, günümüze olağanüstü sanat eserleri bırakmış halklarla karşılaşıyoruz. Bizim sahip olduğumuz teknolojik imkanlara sahip olmasalar da görünüşe göre sandığımız kadar ilkel değildiler, hatta bazı konularda bizden ileri oldukları bile söylenebilir. O zamanlardan bugüne bize efsaneler olarak ulaşan bilgiler hep gözlem ve düşüncenin, bir neden-sonuç ilişkisinin sonucudur.  
   Daha çok bilindiği için önce Yunan mitolojisinden örnek vermek istiyorum: Yunan mitolojisinde 12 tanrılı sistem vardır, bu da bizim gezegenimize yakın olan 12 gezegeni simgeler.  Eskiden insanlar, güneş sistemimizi ve içindeki gezegenlerin hareketlerini farketmişler, doğanın her elementi üzerine kafa yormuşlar.  Tanrıların yaşadığı yer olarak anlatılan Olimpos'ta erkek egemen bir yapı söz konusudur. Daha eski çağlara doğru uzanırsak, tek tanrılı sayabileceğimiz yaygın bir "Ana Tanrıça" tapımıyla karşılaşıyoruz. O dönemlerle Antik Yunan toplumunu karşılaştırınca da daha anaerkil bir yapı olduğunu farkediyoruz. Hatta bu iki farklı inanç sistemine ait eserlere ait buluntular bize birbirinden farklı güzellik anlayışları hakkında da bilgi verir.
 Türklerin yaratılış ve türeyiş mitleri de bambaşka bir varoluş felsefesiyle, doğaya duyulan üstün bir saygı ve sevgiyle karşılıyor bizleri. Özellikle ağaç sevgisi, tüm canlıların yaratıcının bir parçası olarak kutsal kabul edilmesi , Tengri inancının kapsayıcılığını gösterir. Tüm bu örneklerden de anlıyoruz ki mitoloji sabit değil, değişkendir. Bulunduğu yerin şeklini alır ve temelinde gerçekler vardır. Hepsi birer arketip olan mitolojik kahramanlar da insanlığın ortak hafızasında binlerce yıldır birikmiş sembollerdir. Her kahramanın da bir yolculuğu, özel bir hedefi vardır. Bazen kendisiyle, bazen bilinçatından çıkmış canavarlarla, bazen de kötülerle mücadele eder.
   Hint düşüncesine göre, kişisel egolarımız okyanustaki birer ada gibidir. Oradan kendi dünyamıza ve birbirimize bakarız ve birbirimizden ayrı varlıklar olduğumuzu düşünürüz. Göremediğimiz şey ise, birbirimize suların dibindeki okyanus katı ile bağlı olduğumuz gerçeğidir. Özellikle ülkemiz gibi geniş bir gen havuzuna sahip yerlerde.
 Gelişmiş toplumların mitolojik sembollere sık sık başvurmasının arkasında bu bilinç yatar; çünkü mitoloji yolundan hem felsefeye, hem sanata hem de bilime ulaşılır, kavrayıcı ve üretici zeka güçlenir. Mitolojilerde geçen karakterler, isimler, yer adları, canavarlar hem gerçek anlamlarında hem de benzetmeler ile edebiyat, müzik, sinema, resim gibi sanat dallarının bir çoğunda kendini göstermiş, bilimsel terimlere kaynaklık etmiştir. Sanata duyulan sevgi evrenseldir. Bu duyguyu meraklı, eğitimli olmasa da duyarlı olan herkes rahatça hissedebilir.
   Günümüzde gerçeğe ulaşmak giderek artan bilgi kirliliği içinde iyice zorlaştı; ama bizden hep gerçekçi olmamız isteniyor. Peki nedir bu çok önemli ve ciddiye alınması gereken gerçek? Birinin doğrusu başkasının yanlışıysa, bugün sevdiğimiz birini yarın sevmeyebiliyorsak nasıl kesin kararlar verebiliriz?
Belki bir gün bizim inançlarımız ve düşüncelerimiz de birilerine saçma gelecek, onlar da halimize gülecekler veya tam tersine bizi örnek alacaklar. Olaylar ve fikirler değişse de insan denen canlı aşağı yukarı aynıdır; bireysel ve toplumsal gelişim sürecinde aynı şekilde çevresinden etkilenir. Biraz ilerler ve kendini geliştirir, sonra birden gerisin geri döner; iyiyle kötünün, akıl ve dogmanın mücadelesi hep devam eder.
Mitoloji doğal olarak politikanın da aracı olmuştur. Halk üzerinde güç sahibi olmaya çalışan iktidar sahipleri, bazen tanrılarla iletişim kurduklarını, bazen de  kendilerinin bir tanrının çocuğu olduğunu iddia ederek kendi mitlerini yaratmışlardır. Burada varılmak istenen arketip ise  firavunlara benzeyen "Tanrı Kral" yani gücü ve emirleri kesinlikle sorgulanmayan bir yöneticidir. Çünkü O, yetkiyi göklerden almıştır, dokunulmazdır.  O'nun kararlarına karşı çıkan lanetlenmiştir.
  Mitolojinin içinden çıkıp daha sonra sorgulayıcı bir tutum alan felsefe ise zaman zaman iktidarın yalanlarına destek vermiş, zaman zaman da iktidarın karşısında durmuştur. Sokrates, iktidara ne kadar karşı çıkmışsa Hegel de iktidarın  o kadar yanında yer almıştır. Seneca iktidara ne kadar destek vermişse Diyojen o kadar dışında durmuştur. Mitoslarda da iktidar ilişkisi böyledir. Tanrılar kimi zaman bir koruyucu, kimi zaman da uzak durulması gereken bir düşman olmuştur. Prometheus, ateşi çalıp insanlara verdiği için cezalandırılmış; Medusa, yılan saçlı bir canavara dönüştürülmüştür. Mitolojideki iktidar mücadelesi olması gereken düzeni düşünen filozoflarla mevcut düzeni ve kendi çıkarlarını korumak isteyen kişiler arasındaki fikir mücadelesine benzer.  Roma imparatorlarının da sonunda felsefe okullarını yasaklanması bunun açık bir göstergesidir.
  Mitoloji, ilkönce İbrahimi dinler tarafından ötelenmiş; sonraki süreçte gelişen pozitif akıl da eski efsaneleri çocuk toplumların inandığı masallar olarak kabul etmiştir. Yine de önceleri genellikle sanat eserlerinde rastladığımız bu antik söylenceler zaman içinde refah düzeyi artan toplumların ilgi odağı olmuş, merak uyandırmıştır. Truva'nın keşfi de bu sürece katkıda bulunmuştur; çünkü elde edilen bulgular hayal ürünü sanılan kişilerin gerçek olduğunu gözler önüne sermiştir. Truva sonrası artan araştırmalar Sümer, Hitit gibi daha derin köklerimize uzanmamızı sağlamış, yeni gelişmelere olanak sağlamıştır. Genler ve kültür aracılığıyla bize aktarılan tecrübeler bilimin ışığıyla asıl anlamlarına kavuşmuştur.
 Tarihle ilgilenen ve sözlü edebiyatı da seven herkesin  mitolojiyle belli bir yakınlaşma içine girmesi kaçınılmazdır. Bu yakınlaşmanın sonucunda da tıpkı bir yazarı veya ressamı kendimize yakın bulduğumuz gibi arketiplerden biri de bize daha cazip gelir.
Benim hayatı okumak ve araştırmakla geçmiş bir sanatçı olarak en sevdiğim arketip; sık sık örnek verdiğim akılcı savaşın, bilgeliğin ve sanatın sembolü, kökleri Eski Mısır ve Libya'ya  da uzanan  Anadolu Tanrıçası Athena'dır. Efsaneye göre Zeus'un kafasından zırhıyla doğmuş olan Athena, her türlü zulümden iğrenirdi, ama  O'nun her zaman savaşa hazır, güçlü bir duruşu vardı. İnançlarından bağımsız olarak pek çok sanatçı böyle bir koruyucu imgeye hayranlık duymuş ve yapıtlarında ele almıştır.  Bugün yurt dışında  hangi müzeye gitseniz ("Müze" kelimesi; Yunanca "MOUSA", Latince "MUSA" olarak adlandırılan ve batı dillerinin hemen hepsine giren, güzel sanatların kaynağı olarak gösterilen esin perisidir.) orada Athena'yı görebilirsiniz.
Athena, sonradan gelen kavimlerce Hellenleştirilmiş, zaman içinde Yunan ve Roma panteonuna maledilmiş, böylece batının sıkça kullandığı güçlü bir simge haline gelmiştir. Alanında en yetkin kişilerden biri kabul edilen ünlü dinler tarihi uzmanı ve filozof Mircea Eliade ve bizim kıymetli dilbilimcimiz, aynı zamanda arkeolog olan Azra Erhat Athena isminin kökenlerinin bilinemediğini söylemiştir.  Athena örneğini ısrarla vermemin nedeni bir inancı ya da yaşam biçimini savunmak değil, yaygın olarak seçilen sembolleri ve temellerini anlamanın önemini vurgulamaktır.
  Fikrimce ülke olarak son yıllarda yaşadığımız sorunların çoğu geleceğin temellerinin geçmişte atıldığını görememekten kaynaklanmaktadır.  Köksüz ağaç devrilir, ve biz o köklere sahip çıkmazsak günü gelir bizim toprağımızda bize düşman ağaçlar yükselir. Kişinin kendi kültürüne ve milletine bağlı olması diğer kültürleri görmezden gelip hakaret ederek değil dünya mirası hakkında bilgi sahibi olarak öz benliğini savunacak yetiye sahip olmasıdır. Yoksa boş boş bağırırsınız, ya kimse dinlemez ya da deli yerine koyarlar.
 Ne yazık ki Türklerde bu konuda bir içine kapalılık vardır.  Tanzimat’tan önce, Türk edebiyatının mitolojik unsurlardan uzak olduğunu söyleyemeyiz. Dede Korkut hikayeleri bunun en büyük kanıtır. Ancak aynı  şey mitoloji çalışmaları için söylenemez.  Her ne kadar Fatih Sultan Mehmet çeşitli dillerden tercüme yaptırıp saray kütüphanesine eklettiyse de diğer padişahlar bu konuya pek eğilmemişlerdir.
 Uzun zaman sonra Şemsettin Sami,  Batı’da bir bilim dalı halini almış olan mitolojinin incelenmesi gerektiğini savunmuştur: Mitoloji sayesinde hem eski Yunan ve Roma dönemi daha iyi anlaşılacak hem de Arap uygarlığının bilimsel eserleri hakkıyla bilinecektir.
Kısaca bana ne başkasının kültüründen, efsanelerinden, dininden, benimki bana yeter demekle ilerleme olmaz. Belki de yabancı sanılan bize yakındır da başkası daha çok sahip çıkmıştır. Gariptir ki bizim tarihimizi bizden iyi bilenler özel sembolleri iyi kullanırlar ve itibarsızlaştırırlar. Tıpkı Ergenekon davalarında  kullanılan isimde olduğu gibi.
  Bugün Avrupa ülkeleri turizmle ekonomilerine can vermekte, binlerce kişi bu sektörden para kazanmaktadır.  Anadolu hepsinden daha zengindir; çünkü dünya üzerinde hangi medeniyet varsa mutlaka buradan geçmiş ve burada izlerini bırakmıştır. Bu izleri takip etmek ve canlı tutmak hem bizim insanlık görevimizdir, hem de kendi değerlerimizi bilmek açısından önemlidir.
  Atatürk de bilim ve sanatı kendi fikirlerinin bile üstüne koyarken böyle bir bir öngörüyle hareket etmiş, bize modern insanın gitmesi gereken yolu göstermiştir.  Sümerler, Hititler ve Etrüskler üzerine yapılan incelemeleri desteklemesi ve önemli bir gemiye “Etrüsk” adını vermesi sebepsiz değildir. Üstelik O, üstün güçleri olan bir mitolojik kahraman değil, halen aramızda fikirleriyle yaşayan bir kişiliktir. 


Wednesday, November 30, 2016

Sanatın Gerekliliği Ve Gereksizliği



"İki temel sorunu var insanlığın;
Adaletsizlik ve anlamsızlık.
Birine karşı hukuku bulduk, diğerine karşı sanatı.
Ama insanlar hukuka ulaşamadı...
Ve sanat insanlara..."
Nietzche.
Günümüzden çok çok önce söylenmiş bu söz ve ne yazık ki bugün de aynı sorunu yaşıyoruz. Hani şu eski şarkıdaki gibi; Sen bensiz, ben sensiz....
Kimine göre sanatın altın çağı 1960'larda yaşandı, kimine göre ise modern sanatın başlamasıyla sona erdi. Bazıları ise antik çağları tekrar etmekten başka bir şeyi yapmadığımızı düşünüyor, kendince haklı nedenlere dayanarak. Sanat , ilkel insandan bu yana içimizde hep dışarı çıkmak, kendini göstermek isteyen bir dürtü olmuş. Kimi zaman güzellik için, bazen din ve büyü için kullanılmış. İnsanın çevresinden ve yaratıcısından aldığı ilhamla yarattığı eserler diğer insanları ya hayran bırakmış, ya kızdırmış, ya da şaşırtmış. Ama bu yazının konusu bambaşka...
Giderek kültürsüzleşen, değil sanatçıyı, doktoru, öğretmeni, mühendisi, kitap okuyan, eğitim alan herkesi kendine düşman gören, bilen kişiye katlanamayan, gözlük takmanın bile bir zamanlar Çin'de olduğu gibi neredeyse suç kabul edildiği bir toplumda aynı zamanda sanatın sahip olunması gereken bir meta haline gelmesi şaşırtıcı bir durum. Hemen hemen herkesin birazcık ünlü olabilmek veya kendini önemli gösterebilmek için kullandığı en popüler araç oldu sanat. Şiir okumadan şair, sergi gezmeden ressam, müziğe gönül vermeden müzisyen olan bu kişiler nedense okumaktan, araştırmaktan uzak durdular. Onlar kendilerini sahte maskelerle süslerken ve benzerleri tarafından çılgınca alkışlanırken sanat okulları ve astığı astık, kestiği kestik sanat çevreleri ise zaten zorlu bir süreç yaşayan sanatı, matematikteki çok bilinmeyenli denklemler gibi soyut, bilinemez alanlara sürüklediler.
Kim bilir, belki de sanat tüm bu karmaşadan ve kendisine uzanan kirli ellerden kaçmak, son hızla uçarak uzaklaşmak istedi. Ama bunu yaparken bu zorlu yolda yürümeye, sanata, hayata kendi dokunuşunu katmaya çalışan sanatçı ve sanatseverlerin bir kısmını da şaşkın ve yalnız bıraktı. Çoğu kişi ben yaptım oldu mantığıyla aklına esen rüzgârın arkasından giderken, bir bardak çayın buharında düşünceye dalan, merak ve tutkuyla yollarına devam etmeye çalışanlar da etrafı kara bir duman gibi saran bu yozlaşma kültürüyle yalnız kaldı.
Picasso; "Herkes resmi anlamaya çalışıyor. Neden bir kuşun cıvıltısını anlamaya çalışmayız? Neden geceyi, çiçekleri, çevremizdeki her şeyi, onları anlamaya çalışmadan severiz? Nedense, konu resim olunca, insanlar onu anlamaları gerektiğini düşünüyor. Her şeyden önce, sanatçının zorunluluktan yarattığını, kendi başına dünyanın önemsiz bir parçasından başka birşey olmadığını ve ona da dünyada bize zevk veren; ama anlamlandırmaya çalışmadığımız öteki şeylerden biri gibi bakılması gerektiğini, ah bir anlasalar… Ama anlatamıyoruz. Resmi anlatmaya çalışanlar,  genellikle yanlış ağaca havlıyor. " Derken, kuşkusuz sanatın anlamdan kopuk olması gerektiğini söylemek istememiştir; ama sanatın bir bilim nesnesi gibi incelenmesine, keskin sınırlarla tanımlanmasına karşı çıkmıştır.
İster istemez gerçekten çok yönlü bir yazar ve seslendirme sanatçısı olan Yekta Kopan'ın bir söyleşide söylediği sözleri anımsayıp gülüyorum. "Türk insanı her şeyi bilerek doğar, öğrenmeye ihtiyacı yoktur. Hemen hemen her konuda doğuştan bilgilidir. Futbol yorumcusu, doktor, beslenme uzmanı ve politikacıdır..." Bu durumda sanatı da başkasından öğrenecek değil ya. Ne diyelim? "En güzel resmi sen çizdin, en güzel şarkıyı sen çaldın, en uzağa sen gittin. " deyip Mazhar Fuat Özkan'ın kulaklarını çınlatalım.
Çelişkilerle dolu bir toplumda sanat ve kültür aşağılanır ve elden ele garip biçimlere girerken dünyada ise bambaşka şeyler oluyor. Artık çağdaş ve kavramsal sözcükleri neredeyse hep birlikte alınır oldu. Paris'de akademi desen derslerini kaldırıp yerine kavramsal sanat dersi koydu. Moloz parçalarını toplayan bazı meşhur isimler bunları yüksek fiyatlara satıyor, müzayedelerde eser değil isimler satılıyor. Belli bir konuyla ilgili olduğu halde cümleleri olmayan, kelimelerden ibaret şarkı sözleri yazılıyor. Kitapların son işlevi kahve fincanıyla beraber fotoğraf modeli olmak.
Biz de bu arada uçup giden sanatın bir köşesini, kendimize övgüler düzerek, bazen de rakipler, düşmanlar ilan ederek veya dostlarımızın bize olan sempatisini kullanarak yakalamaya çalışıyoruz. Acaba Atatürk "Cumhurbaşkanı bile olabilirsiniz; ama sanatçı olamazsınız." ile ne demek istemişti? Sanat imkânsızı kovalamak mı yoksa? Gerçeği söylemek gerekirse, en büyük dehalar bile asla tatmin olmamışlar, hep bir sonraki adımı, bir fazlasını aramışlardır. 
 1960’ta Fransız Kültür Bakanlığı resim müzelerine bir emir gönderir ve Pierre Bonnard’ın görüldüğü yerde yetkililere haber verilmesini ister. Çünkü Bonnard, pardösüsünün içine sakladığı ufak paleti ile gizlice resimlerinin beğenmediği yerlerini değiştirmektedir. Michelangelo ölürken çalışacak on yılı daha olmadığı için hayıflanmıştır.
Resim, yazı, müzik, yontu, fotograf, tiyatro ve sinema... Aslında hepsi birbirini besler, insanın her şeyden haberdar olması ve hissetmesi, hissetiklerini de sanat eserinde gözlemlemesi zor bir iştir. Kolaylaştırmak isteyen, kullanmak isteyen vardır, böylece kendine pay biçmek, toplum içinde özel bir yer tutmak isteyen vardır.
Peki tüm bunlardan yola çıkıp bir sonuca varmak istersek, sanatı anlamadığı veya beceremediği için kendi anlayışını dayatan, kültürden ve çeşitlilikten ölesiye korkan zevksizliği kabullenmek zorunda mıyız? Bir milletin kültürünü ve değerlerini yok ederek onların kendi geçmişleriyle ve dünyayla bağlarını koparmak onları daha kolay hedefler ve ucuz tüketiciler haline getirir. Şu an dünyada ve ülkemizde olan bitense bundan çok farklı değil. İnsanlar ya kendilerince kılıflar uyduruyorlar, ya da yerel kabul ettikleri kültürün içine o kültürün köklerini bilmeden sıkışmaya çalışıyorlar. Örneğin Fazıl Say'ın arabesk ile ilgili sözlerine ağır tepkiler gelmesinin bir nedeni de budur. Değişim zordur, gökkuşağının tüm renklerine açılırsa kendi rengini kaybedeceğini zanneder insan. Bir de içinde bulunduğu toplum ona kendisinden ileride olanı taşlamayı, kıskanmayı ve aşağılamayı öğretmiştir.
Durum böyleyken bir kavram karmaşası içinde gidip geliyoruz ister istemez. İyisi mi ben sözlerimi güzel bir Bülent Ortaçgil şarkısıyla noktalayayım ve soruların cevabını da zamana bırakayım.
Olmalı mı olmamalı mı?
Yoksa hiç değişmemeli mi?
Ama ben değişmezsem ben olamam ki...
Görmeli mi görmemeli mi ?
Yoksa hiç bakınmamalı mı ?
Ama ben bakınmazsam hiç göremem ki...
Sevmeli mi sevmemeli mi?
Yoksa hiç beğenmemeli mi?
Ama ben beğenmezsem hiç konuşmam ki...
Bilmeli mi bilmemeli mi?
Yoksa hiç öğrenmemeli mi?
Ama ben öğrenmezsem hiç olamam ki...

E.

Sunday, July 13, 2014


                 Sanat ve İktidar

Platon, "Devlet" isimli eserinde Edebiyatın tehlikeli ve hatta uygunsuz olduğunu söyler. Platon'a göre, hangi türde olursa olsun, bütün edebi metinlerin yasaklanması gerekmektedir. Çünkü edebiyat soyut kavramlar üzerine kuruludur ve duygularımızı etkileyebilir, bizi yoldan çıkarabilir. Platon'un gericiler tarafından hocası Sokrates'e oranla daha çok sevilmesi tesadüf değildir. Denilebilir ki ortaçağ karanlığına egemen olan skolastik düşüncenin temelleri Antik çağda Aristo ve Platon tarafından atılmıştır. İlginç olan bu dönemin aynı zamanda Rönesans ve Reform hareketlerine de ilham vermiş olmasıdır.
Aslında bu konuyla ilgili temel nokta edebiyatın ve diğer sanat dallarının insanlar ve kültürler arasında bir köprü oluşturmasıdır. Anladığımız ve duygularını paylaştığımız kişilere karşı düşmanlık besleyemeyiz artık. Bize oynanan oyun bozulmuş ve perde kalkmıştır; başka hayatların mümkün olduğunu,dünyanın gördüğümüz kadar olmadığını anlamışızdır.
Yakın dönemden de örnek verirsek ; Nazi iktidarı boyunca iktidarın propagandasını yapmayan her türlü sanat eseri yasaklanmıştır. Ressam Emil Nolde bu süreçte yaptığı resimlere "olmayan resimler " adını vermiştir,çünkü o eserleri üretirken yasaları çiğnemiş ve kendisine çizilen sınırların dışına çıkmıştır. Benzer bir yasaklayıcı tavrı tüm diktatörlüklerde ve baskıcı rejimlerde gözlemleriz, hemen hemen hiç istisnası yoktur. İşler kitap yakmaya hatta ülkemizde acıyla tebrüce ettiğimiz gibi insan yakmaya kadar gitmiştir.
Kanımca bu konuyu en iyi anlatan belgesel nitelikli filmlerden biri " Das Leben Anderen" türkçe adıyla " Başkalarının Hayatı" isimli filmdir.
Filmde dinleme cihazı yerleştirmek amacıyla sanatçıların kaldığı yere giren nazi casusu tesadüfen gözüne çarpan bir şiir kitabını alır ve evine götürür. Kendisiyle başbaşa kaldığında ise çaldığı kitaptan bir parça okur ve birden içinde farklı duygular uyanır. Okuduğu dizeler Bertolt Brecht'e aittir . Bir anda bu adam için her şey değişir, artık görevi süresince ev sahiplerinin ruhu bile duymadan o evdeki insanları koruyup gözetecektir. İçinde sanata ve sanatçıya karşı önlenemez bir sempati doğmuştur.

Şöyle demektedir o ölümsüz dizeler :

"Eylül ayının her mavi gününde
Genç bir erik ağacı sessizdir ,
Rüyadaymış gibi solgun ve sessiz .
Aşk ile ağacı kollarımın arasına alıyorum
Ve üstümüzdeki güneşli gökyüzünde
Uzun süredir gördüğüm bulut vardı
Bembeyazdı ve çok yukarılardaydı
Ve yukarı baktığımda artık orada değildi... "

Sanatın her türlüsü ve hatta mitoloji için bile durum böyledir . Eğer orada gerçek ve güzellik veya kurulan hayaller,farklı duygular varsa mutlaka bir şekilde bize dokunur ve değiştirir. Yıllar ,belki de yüzyıllar önce yaşamış yabancıların hayatlarına konuk oluruz. Bu ise tek tip insan üretmeye ve tüketmeye yönelmiş olan sistemin işine gelmemektedir.
Başkalarını sık sık ahlaksızlık ve erdemsizlikle suçlayan kişilere yakından bakma imkanı bulursak aslında derin bir umursamazlık ve duyarsızlık içinde olduklarını fark ederiz. Aslında onlar ,yücelttikleri özelliklerin hiç birine sahip değildirler.
Örneğin Papa , Leonardo Da Vinci'yi ahlaksızlıkla suçlayıp hapse attırdığında Vatikan'ın kendisi ahlaksal çöküntü içindeydi. Osmanlı zamanında içki yasağı getiren 4. Murat kendisi bir bağımlıydı.
Sanat ve sanatçı tüketime ve propagandaya uygun olmadığı zaman sistem O'nu yok etmeye çalışır. Yaratılan sanallık içinde algı sürekli değişir ve kişiler köklerinden koparılıp kalıplar içine oturtulur. Din ve politika oynaması en kolay olan olgulardandır,insanlar yavaş yavaş geçmişlerini unutup yeni bir gerçekliğin bağımlısı haline gelirler ve böylece birey olduklarını unuturlar.
Gelişmiş ülkelere baktığımızda bu yerlerde ekonomik ve sosyal ilerlemeden önce müze ve kütüphanelerin geldiğini görürürüz. Avrupa'nın en kötü dönemi olan,masum insanların öldürüldüğü ortaçağ bile engizisyon baskısına rağmen ilham ve sanat doludur. Bu acımasız ve sert çağın arkasından nice mücadelerle Rönesans'ın parlak güneşi doğmuştur.
Toplumların gelişim sürecince sanat inkar edilemeyecek ölçüde büyük yer tutar. Sanat bireysel bir tavırdır, özgün sanat eseri özgün bir fikir yapısının ve kişiliğin ifadesidir. Köle zihinler üretme ve geliştirme becerisinden yoksundurlar. Bu nedenle sanat yeri geldiğinde isyankar,hatta tehditkardır ve üretimi tetikler. Zeki devlet adamları daima sanatı kendilerine yakın tutmuşlardır. Kendi tarihimize baktığımızda başarılı olan tüm padişahların ilerici nitelikler taşıdığını ve sanatla ilgilendiklerini görürüz. Hilafet tutkunu sözde osmanlıcılar bizzat Padişah Abdülmecit 'in yaptığı "Haremde Beethoven" isimli tablodan, Fatih'in yazdığı şiirlerden habersizdirler.
Atatürk, tüm bu nedenlerle sanatın ve sanatçının üzerinde ısrarla durmuştur. O ,savaş alanında roman okuyan , kültürel mirasımızı tüm derinliğiyle araştıran biriydi. Şiiri ve edebiyatı çok sever, hatta çeşitli tercümeler yapardı. Onca askeri ve devlet işi arasında güzelliğe olan tutkusunu ve doğaya olan sevgisini hiç kaybetmedi çünkü biliyordu ki tüm doktrinler gelip geçici ama sanat ve doğa kalıcıdır,bu ikisi olmadan ne bilim ilerleyebilir ne de yaşam standartları gelişebilir . 
Atatürk, tüm sanat alanlarına eşit bir coşku ve merakla eğilmiş, ülkemizde de yaygınlaşmaları ve anlaşılmaları için yoğun çaba göstermiştir. Bundan dolayıdır ki Onuncu yıl Söylevinde : “Şunu da önemle belirtmeliyim ki, yüksek bir insan topluluğu olan Türk milletinin tarihsel niteliği de güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Onun içindir ki, milletimizin yüksek öz yapısını, yorulmaz gayretkeşliğini, yaratılıştan kavrayışını, bilime bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik duygusunu durmadan ve her türlü araç ve yollarla besleyerek geliştirmek ulusal ülkümüzdür. Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün insanlıkta gerçek dirliğin sağlanması yolunda kendine düşen görevini yapmakta başarıya ulaştıracaktır”. Demiştir.
Ne yazık ki Atatürk, günümüzde bir yaşam ustası ve çağların ötesine uzanan bir bilge değil kalıplara oturtulmuş politik veya askeri bir figür olarak gösterilmektedir. Bu toplumsal cehaletten hepimiz zararlı çıkarken, kendisinin bahsettiği hayat damarlarımızdan biri de son hızla canlılığını yitirmektedir.


Monday, December 09, 2013

Nardugan-Yule(Kış Ekinoksu)


21 aralık günü güneş ışınlarının oğlak dönencesine dik gelip günlerin uzamaya başlamasına "kış ekinoksu" adı verilir.(İngilizce Winter Solstice-Latince Sol-Sistere,sun stands still). Bilge ve doğayla barışık olan eski haklar güneşin yeniden doğuşu olarak kabul edip çeşitli kutlamalar yaparlardı. Aslında bu tarz kutlamalar yıl içindeki doğal olaylara göre tekrarlanmaktaydı ama en çok bilinenleri 21-25 aralık ve 1-5 Mayıs günlerinde yapılanlarıdır.Ben sadece kuzey ülkelerinde "Yule" eski Türklerce Nardugan( NARDUGAN kelimesi (nar=güneş, tugan, dugan=doğan) Doğan güneş anlamına gelmektedir. Türklerin, tek  Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarında  yeniden doğuş bayramı olarak kutladıkları bayramın adıdır.)
Bilindiği üzere Güneş tapımı tüm haklarda ortak bir geçmişe sahiptir ve insanlığın en eski dinlerinden biridir.Bu nedenle günlerin uzamaya başlaması tüm eski halklarda bayram kabul edilmiştir. En uzun gecenin sonunda nihayet yeni Güneş Kral,Tanrı'nın oğlu yeniden doğuşu müjdelenir.(günlerin tekrar uzamaya başlaması).Tanrıça bu uzun gecede Yüce Ana olur ve ışığa gebe kalır.Kökleri M.Ö yaklaşık 3000 yıl öncesine dayanmaktadır. Pagan haklar bu güne ruhun canlanışı ve yenilenişi olarak bakarlardı. Günümüzde yılbaşı ve noel için yapılan tüm kutlamalar ve hazırlıklar aslında tamamen bu mevsimsel unsurlarla bağlantılı adetlerdir. Hristiyanlık yayılmadan çok önceleri mevsim dönümleri kutlanagelmiştir. Romalılar bu günü "Saturnalia" adı altında ,tanrıları Saturnus'a ithaf ederlerdi. Sonraki dönemlerde çok yaygın,esasen Anadolu kökenli bir din olan Mitraizm(Mitra tıpkı İsa gibiTanrı ve insanlar arasında aracı ve bir kurtarıcıdır) Hristiyanlığa uyarlanarak Hristiyanlık resmi din kabul edilmiştir. Böylece Güneş Tanrısı'nın yeniden doğuşu Hz.İsa'nın doğuşu olmuştur. Noel sözcüğünün de yeni güneş,yeni doğuş anlamlarına gelmesi bunu kanıtlar niteliktedir.Yine de bazı gruplar bu tarihe itiraz etmiştir ,örneğin çoğu Ortodokslar noeli 7 ocakta kutlamaktadırlar.
Türklerin, tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre,yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı bulunuyor. Buna " Hayat Ağacı" diyorlar. Bu ağaç, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde yer alır. Kışın yapraklarını dökmeyen bir ağaç olduğu için ölümsüzlüğün simgesi olmuştur. Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık’ta gece gündüzle savaşıyor ve uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyordu. İşte bu güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle akçam ağacı altında kutluyorlardı. Güneşin yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanıyor, güneşi geri verdi diye Tanrı Ülgen’e dualar ediyorlardı. Duaları Tanrıya gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar, dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlardı .
Tarihçilerin tahminlerine göre Sümerler ve Urartularda da yaygın olan bu gelenekler Hunların Avrupa'ya geçmeleri sonucu diğer halklarca da benimsenmiş, zamanla da kökeni unutulmuştur. Benzer özellikler iskandinavlarda da görülür.Viking inancında kutsal "Yggdrasil" ağacı Türklerdeki hayat ağacına benzer.Yule adını verdikleri,tanrılarına adanmış kutlamalarda bir ağacı süslerler. Bu süslerin her biri pagan halk için özel anlamlar taşır. Örneğin ziller ve mumlar kötü ruhları uzaklaştırmak ve iyiliği geri çağırmak içindir.Vikinglerin"Yaşlı Kış Adam " denilen Noel Baba benzeri bir fügür vardır,bu karakter daha sonra baş tanrı Odin ile birleşmiştir.Vikingler İngiltere'ye geldiğinde Noel Baba imajı yeni bir form kazanmaya başlamış ve ruhban sınıfınca Hristiyanlaştırılmıştır.


Monday, December 02, 2013

Yazıyorum ama kimse okumayacak..: Yunan & Pers savaşı

Yazıyorum ama kimse okumayacak..: Yunan & Pers savaşı: Güncellendiğinde, içinde bütün ortadoğuyu barındıracak. Asurbanipalden, Nebukadnezar'a kadar.. Yunanlar ve Persler savaş halinde..  ...

Friday, November 29, 2013

Vegan Yemekler: B12 ve spirulina

Vegan Yemekler: B12 ve spirulina: B12 ile ilgili önceki yazıma çok kısa sürede çok yorum geldi. Özellikle spirulina distribütorlerinden gelen eleştirileri dikkate alarak ...