SHU'LU
KUBRAL
Güneş
batmak üzereydi ve güneşle batan başka bir şey daha vardı!
Kadim “Shu”kıtası!
Yer
depremlerle sarsılıyor, dev dalgalar kıtanın her yanına hücum
ediyordu . Şimdiden koca kıta parçalara ayrılmış, yüzölçümü
yarı yarıya azalmıştı. Şimşekler çakıyor, yağmur yağıyor,
görkemli bir uygarlık sona ererken gökyüzü de Shu halkıyla
beraber ağlıyor, kulak tırmalayan öfkeli çığlıklar atıyordu.
Deniz ve yağmur sularıyla insanların gözyaşları birbirine
karışıyordu.
Tüm
bu kargaşa sırasında soğukkanlılığını koruyan biri vardı:
uzun boylu, çelik bakışlı, esmer bir adamdı bu. Kıtanın
merkezindeki bir tepeye çıkmış ,buradan telaş içinde
koşuşan insanları izliyordu. 30-35 yaşlarında görünüyordu;
ama halinde ve tavrında bu kadar yıla sığabileceklerden çok daha
fazlasını bildiği izlenimini veren bir hava vardı. Shu halkı
şaşkındı; yüzlerce yıllık hayatları boyunca hiçbir felaket
görmemiş, bir sorunla karşılaşmamışlardı. Gelişmiş
teknolojileri sayesinde hava durumunu kontrol ediyor, hasta olmuyor,
yaşlanmıyorlardı. Günlük akışı değiştirecek herhangi bir
pürüz hiç meydana gelmemişti. Efsanelerinde şu an yaşamakta
olduklarına benzer bir öykü vardı; onlarsa bunun bir masaldan
ibaret olduğunu sanıyorlardı.
Efsaneye
göre başka bir gezegenden çok uzun zaman önce gelip Shu
uygarlığını kuran ataları, benzeri bir felaket atlatmıştı. Bu
nedenle vatanlarını terk edip hayatlarını sürdürmek için başka
bir yer bulmak zorunda kalmışlardı. Şimdi son sürat görevlilerin
gösterdiği yerlere ulaşmaya çalışıyorlardı. Hepsi tedirgindi,
rahiplerin sözleri onları teselli etmiyordu. Kaos, tüm şiddetiyle
üstlerine çökmüştü. Kargaşa içinde birbirlerini itip
kakıyorlar, bir başkasınınki pahasına bile olsa kendi
hayatlarını kurtarmaya çalışıyorlardı. Güzel, ipek elbiseleri
yırtılmış, kutsal güneş sembolleri çamura bulanmıştı. Gök
ve deniz acımasızca saldırıyordu giderek ufalan Shu kıtasına,
kıta bile kendini yok etmeye çalışıyordu.
Kıta
sallanıyor, toprak yarılıyor, her yarıktan sular fışkırıyor,
ağaçlar devriliyor, tepeler yerle bir oluyordu. Cennet
yarattıklarını sanırken şimdi bu cennet ölüm kapanına
dönüşmüştü. Geniş topraklar üzerine yayılan görkemli bir
uygarlık, tıpkı ataları gibi son anlarını yaşıyordu. Ne
gariptir ki sonlarını hazırlayan şey atalarınınkiyle aynıydı:
açgözlülük! Sahip olduklarıyla yetinmemiş, daha fazlasını
istemiş ve kendilerine söylenenleri dinlememişlerdi. Yine de
Kubral, bulunduğu tepeden onları seyrederken yüreği acıma
hissiyle dolup taşıyordu. Aynı şeyleri ikinci kez yaşıyor olmak
da acısını kat kat artırıyordu. Shu için en çok çalışan
kişilerden biriydi, kendi elleriyle kurduğu uygarlığın
anavatanıyla aynı kaderi paylaşması bir öncekinden daha da
katlanılmaz geliyordu. Oysa rahipleri ve yüksek meclisi
olabilecekler konusunda uyarmıştı. Yüzü ıslaktı, yağmurdandı
herhalde çünkü Kubral asla ağlamazdı. Ah hiç olmazsa halktan
birilerini söylediklerine inandırabilmiş olsaydı... Ama
yüzyıllardır sürdükleri olağanüstü yaşam, başlarını
döndürmüştü, bir şeylerin değişebileceğine inanmıyorlardı.
Bu
muhteşem şehirler nasıl yok olabilirdi ki? Yeryüzünün pek çok
köşesinde henüz barbarlık hüküm sürerken Shu’daki medeniyet,
aklın alabileceği seviyeyi çoktan aşmıştı. Öte yandan bu
gelişmişliğin getirisi olduğu kadar götürüsü de olmuştu.
Zamanla halk hiçbir iş yapmaz olmuş, kendini zevk ve eğlenceye
vermişti. Bütün üretimi, hatta köleleri bile klon köleler
yapıyordu. Genetik laboratuvarları fabrika gibi çalışıyordu.
Özgür
halktan olan bilim adamları ise emir vermekle yetiniyorlardı.
Anavatandan göç edenlerden sayılı birkaç kişi kalmıştı ve
onları da ortadan kaldırmak istiyorlardı; ama merkez kristalin
işleyişini ve özelliklerini çok iyi biliyorlar, zihin güçleriyle
kristali yönlendirebiliyorlardı. Kristal olmazsa Shu da olmazdı.
Neyse ki yeni bir kristal geliştiriyorlardı, böylelikle kristale
güneş ışınlarıyla hükmedilebilecekti.
Anakaralı
kuruculara her istediklerini yaptıramıyorlardı; örneğin
kristalin savaş amaçlı kullanılmasına şiddetle karşı
çıkıyorlardı. Oysa nüfus dolayısıyla da köle sayısı çok
artmıştı, okyanusun ortasındaki bu ada Shu’lulara küçük
geliyordu. Yapay adalar inşa edilmesi yeterli olmamıştı. Üstelik
fabrikalar ve uçan gemileri için daha fazla enerji gerekiyordu.
Ellerindeki kristal atalarının kullandığının küçük bir
parçası olduğu için yüksek güçle çalıştırılamıyordu. Bu
durumda felakete yol açma ya da parçalanma olasılığı vardı.
Mutlaka yenisi üretilmeliydi. En mantıklısı buydu. O zaman
hiçbiri çalışmak zorunda kalmayacaktı, kölelerin genlerini bir
kere programlamak yetecekti. Artık ana gezegenden gelmiş bu eski
kristale ihtiyaç kalmayacaktı.
Kubral,
bütün bu planlarI biliyordu aslında; fakat yapabileceği pek bir
şey yoktu. Diğerleri öldürülmekten korkuyorlardı ve zihinsel
güçleri kendisininki kadar gelişmiş değildi. Anavatanın dini
yozlaştırılmış, birleştiren ve yücelten bilgi adilce
paylaşılmaz olmuştu. Yeni kristalin eskisinin yerini
tutamayacağını, yaptıklarının tehlikeli olduğunu ne kadar
söylediyse de dinletememişti. Şimdi ise ölüm korkusu sonlarını
hazırlamıştı.
İşte
barış ve bilgelik dolu bir uygarlığın daha sonu böyle gelmişti.
O da ayrılacaktı artık, felaket yurduna dönen bu cennetten.
Anakaradan sağ kurtulan başkaları da olmuştu belki onları
bulabilirdi. Tam bu düşünceler içindeyken ayaklarının altındaki
kayalar büyük bir gürültüyle yerlerinden koparak Kubral’ın da
onlarla beraber düşmesine neden oldu. Birkaç çalı, düşüşünü
yavaşlatıp onu ölümden kurtarsa da kemiklerinin çoğu
kırılmıştı. Anakaranın en önemli mistiklerinden ve bilim
adamlarından birinin ışığı da kurduğu medeniyetle beraber
sönüyordu. O’na yardım edebilecek kendisinden başka kimse
yoktu.
Ağrılarını
hissetmemeye çalışarak vücudunu kontrol etti, ölmesine birkaç
saat kalmıştı. Yapabileceği tek bir şey vardı artık. Gücünü
toparlayıp ruhunu bedeninden ayırmalıydı. Ruhuyla bedeni
arasındaki gümüş kordon kopmadan önce içinde uyuyabileceği bir
beden bulabilirse yaşamına devam etme şansını yakalayabilirdi.
Yavaşça ayrıldı bedeninden ve son kez baktı, tek kazananın
ölümle kargaşa olduğu topraklara. Yolculuğa çıkarken kendisini
aklına hiç gelmeyecek olayların beklediğinden habersizdi.
Aynı
anda çok uzaklarda trolün teki kocaman, beyaz bir geyik görmüş
onu yakalamaya çalışıyordu. Günler süren kovalamacadan bir
sonuç elde edememişti. Geyik, her seferinde elinden kurtulmayı
başarıyordu. Oralarda pek geyik olmazdı, uzun zamandır da yaban
domuzundan başka bir şey yemediği için bu boynuzlu şeyin tadına
mutlaka bakmak istiyordu. Artık ne olursa olsun onu kaçırmayacaktı
Böylece
geyiği kovalarken birden bire kendini daha önce hiç görmediği
bir yerde buldu. Ormanın bu bölümünde ilk kez bulunuyordu.
Etrafına bakındı, doğrusu buraya hiç gelmemiş olması pek
tuhaftı. Adanın her yerini bildiğini sanıyordu. O sırada
ilerideki meşe ağaçlarının arasından geyiğin başı göründü.
Trol efendi birden sinirlendi; bu lanet hayvan onunla alay ediyordu
sanki. Günlerdir onun peşinde koşmaktan o muhteşem göbeği yarı
yarıya erimişti. Onu böyle saatlerce koşarken bir gören
olsa kesin alay ederdi. Trollerin basit hayvanlar gibi av peşinde
sefil olduğu görülmüş şey değildi. Bağırdı:“ hey seni
adi geyik bozuntusu! seni yakalayacağım ve kanını içeceğim.!"
Hızla
meşe ağaçlarına doğru atılmasıyla beraber acıyla yere
yuvarlanması bir oldu. Ayağına sert bir cisim batmıştı. Deli
gibi ulumaya başladı, hatta öyle yüksek bir ses çıkardı ki
etraftaki yüce ağaçlar sarsıldı. Ulumaktan nefesi kesilince
ayağına batanın ne olduğuna baktı. Bu, mor, sivri ve yarı
şeffaf bir taştı. Girdiği yer kanamıyor olsa da aynı boyuttaki
bir yaradan daha çok acıtıyordu. Toparlandı, duyduğu acı
öfkesini daha da arttırmıştı. Hep o beyaz geyik yüzündendi.
Nereye gitmişti ? Trollerde görülmeyen bir cesaret ve güven
gelmişti üstüne, ne pahasına olursa olsun bu akşam geyik eti
yiyecekti. Hah, işte oradaydı, tuhaf ışıklar yayan, gümüş
rengi bir gölün kıyısında duruyor, su içiyordu. Kafasını
kaldırmadan onu yakalamalıydı! Topallaya topallaya yaklaştı. Tam
o sırada geyik suya atlayarak karşı kıyıya doğru yüzmeye
başladı. Yüzme bilmediğini unutarak o da peşinden gitti. Gözleri
karardı, son gördüğü şey mor ışıklar ve gümüş parıltılar
oldu. Kendinden geçmemiş olsaydı belki de suyun eşsiz
berraklığını, etrafında yüzen rengarenk balıkları fark
edebilecekti. Tabi ki o bir Troldü; görse bile bu durumda
gösterebileceği en büyük heyecan balıkları yakalamaya çalışmak
olurdu.
Bu
sırada Shu'lu Kubral’ın çok az zamanı kalmıştı, bedeni iflas
etmek üzereydi. Birkaç dakika içinde sığınacak beden bulamazsa
benliğini kaybedip yitecekti. Ne yazık ki rastladığı hiçbir
canlının ruhu onu yanına kabul etmemişti. Gücünden korkmuş,
kendilerini yok edebileceğini düşünmüşlerdi. Gerçekten de
Kubral istediğini zorla yapabilecek ve diğer ruhu yok edebilecek
güce sahipti. Ama o bunu yapmayacak kadar erdemliydi. Negatifliğe
asla boyun eğmemişti. Bu yüzden yoluna devam etti. Umutları
tükenmek üzereydi ki karşısına hilal şeklinde büyükçe bir
ada çıktı. Adanın büyük kısmı hafif mor ışıltılar
yayıyordu, ayrıca yüksek miktarda telepatik titreşim
hissediliyordu. Oldukça ormanlık olan adanın ortasında da ay
ışığında gümüşsü yakamozlarla parlayan bir göl vardı.
Kıyısında da ne olduğunu bilmediği çirkin mi çirkin bir
yaratık ölü gibi uzanmış yatıyordu. Artık Kubral’ın son
saniyeleriydi şansını denemeye karar verdi. Yaratık iğrenç
görünümüne ve kötü aurasına rağmen olumlu titreşimler de
yayıyordu. Kubral’ın hayrete düşmesine neden olacak şekilde
yaratığın ruhu O’nun gelişine itiraz etmedi. Şekilsiz yaratık
ölmemişti ama garip bir uykunun derinliklerindeydi, ruhu da onunla
beraber uyumuştu ya da bu yaratığın ruhsal yönü aşırı
derecede zayıftı. Böyle başladı Kubral’ın yeni döngüsü...
“Günaydın
Myril dedi Simbina garip bir düş gördüm benim için yorumlar
mısın?”Kız gülümseyerek “tabi" dedi. Ama bekle, bugün
havada bir farklılık sezinliyorum.
Ağaçların
hışırdayışında, yeni doğan günün ışıklarında aydınlık
ve güzel şeylerin müjdesi var sanki. Zihnimi tamamen odaklamama
rağmen ne olduğunu bulamadım her neyse şu anda saklı.” “Ben
de seninle bunu konuşacaktım dedi Simbina: rüyamda uzaklardan
gelen bir tohumun yaşadığımız adaya düştüğünü daha sonra
da bu tohumun ağaca dönüşüp daha önce hiç görmediğim türde
çiçek ve meyvelerle dolduğunu gördüm. Ağaç bunları herkese
dağıtıyordu; ona en yakın duran sen, ben ve yaşlı Toribil'di.
Sonra ağacın içinden bir adam çıkarak bana elini uzattı.
Kendimce bazı fikirlere vardım, klanımızın düş ustası sen
olduğun için sana danışmak istedim.”
Myril,
çok heyecanlanmıştı birden yerinden fırlayarak oturduğu uçurum
kıyısında hızlı hızlı gidip gelmeye başladı.”Hey ne
oluyorsun? dedi Simbina, dikkat et düşeceksin sonra bir daha
buradan güneşin doğuşunu izleyemezsin.” “Sorun değil"
dedi, Myril: “Yüzme biliyorum, hem aşağıdaki kayalıklar da
benim gibi huysuz bir kızı korkutacak kadar sivri değil.” “Sen
bilirsin” diye cevap verdi Simbina, “Oturmazsan tören
şarkılarını söyletmek için başka birini bulman gerekecek ona
göre.”
Myril,yüzünde
muzip bir gülümsemeyle büyük çınarın altına geri döndü.
Simbina'nın şarkıları olmadan tören gerçekleştirmek
düşünülemezdi. Bu, adanın başka yerinde görülmeyen büyüklükte
görkemli bir ağaçtı. Denize bakan uçurumun kenarındaki
taşlı,tuzlu toprakta yetişmiş olmasına karşın dalları geniş,
yaprakları gürdü. Soğuk rüzgarlar gökyüzüne uzanan dallarını
yıldırmamış, sert toprak güçlü köklerine karşı koyamamıştı.
Özellikle güneş doğarken ve batarken gün ışığı
yapraklarının arasından süzülür, ona bakan gözlere mutluluk
verirdi. Gövdesine eflatun ve beyaz çiçekli ince sarmaşıklar
dolanmıştı. Hele sonbaharda yaşlı ağaç kırmızıyla sarının
yüzlerce tonuna büründüğünde, onun seyrine doyum olmazdı.
Ağacın altı, dört mevsim boyunca gölgeli ve düşen yapraklar
tarafından yumuşacık bir halıyla kaplanmış olurdu. Kısacası
görkemin bu zarif temsilcisinin gölgesi dinlenmek, meditasyon
yapmak ve daha pek çok şey için mükemmel bir yerdi. Myril da sık
sık düş görmek için buraya gelirdi.
Myril,
heyecanı biraz yatıştıktan sonra “Sanırım senin rüyanla
benim hissettiklerim bağlantılı. Özel bir varlık seninle
iletişim kurmuş”dedi. “Düş ustası olduğum halde benim
rüyama girmemiş olması tuhaf herhalde çok geç olmadan nedeni
anlaşılır. Dün akşam diğer akşamlardan farklı herhangi bir
şey yaptın ya da hissettin mi?” “Sadece bir tek şey, sevgili
Myril daha önce söyleyemediğim kadar derinden şarkı söyledim
içimde bir patlama olmuş gibiydi. Biliyorsun önümüzdeki günlerde
dolunay evresine gireceğim içsel ışığımın olgunluk seviyesine
ulaşmasına az kaldı. O yüzdendir diye düşündüm; fakat henüz
erken.” “Her şey çok garip” dedi Myril. “En iyisi gel yaşlı
Toribil’i bulalım, belki O’nun bu konular hakkında bir
açıklaması olabilir.”
Böylece
bilge Toribil’i bulmak üzere kayın, kestane ve akça ağaçların
arasından geçerek ormanın derinliklerine, adanın güneyine doğru
yöneldiler. Sabah güneşi ağaçların tepelerinden sızıyor,
etraftaki çeşitli renklerdeki kristallerden kırılarak yeşil
gölgelerin içine sokuluyor; ormanı gökkuşağı desenlerine
bürüyordu. Myril ve Simbina geçerken ağaçlar rüzgarla eğilerek
selam veriyor, çiçekler en güzel kokularını yolluyorlardı.
Onlar da bunlara kalplerinden sevgi titreşimleri yayarak cevap
verdiler. Böylece hepsi gövdelerinde yaşamın daha bir hızlı
dolaştığını hissettiler. Kutlu ormanda yeni bir gün daha her
zamanki gibi sevinçle başladı. Tabii ormanda yeni olan sadece gün
değildi. Kuşların ötüşünde bile bir farklılık vardı. Orman
ve ahalisi çoktan uyanmış olsa da henüz güne başlamamış olan
biri vardı. O da göl kıyısında baygın uzanan trolümüzden
başkası değildi. Güneş yükseleli saatler olmasına karşın
hâlâ uyanmamıştı.
Öyle kıpırtısız uyuyordu ki birkaç meraklı kuş üstüne
konmuş, uzun kıllarının arasında midelerine indirebilecekleri
parazitler arıyorlardı. Trolün çirkin ve korkunç olması
umurlarında değildi, şu sıralar mandalar gagalanmaktan pek
hoşlanmıyorlardı. Bu onlar için iyi bir fırsattı. Bu garip
hayvanın ne olduğunu bilmedikleri için de ondan korkmamışlardı.
Yaratık,
gözüne aldığı bir gaga darbesiyle öfkeli bir şekilde böğürerek
uyandı. Sesinin yankısıyla etraftaki bütün canlılar korkup
saklandılar. Tabi ki kuşlar da bir daha ne olduğunu bilmedikleri
hayvanların üzerinde kahvaltı etmemeye karar verdiler. Dallarını
suya sarkıtmış olan gümüş söğütlerin de ayakları veya
kanatları olsa belki onlar da kaçıp saklanacaktı. Yaralı trol
ayağa kalkıp midesini ovuşturdu. Korkunç bir açlık hissi
midesini kemiriyordu. Yiyecek bir şeyler bulma umuduyla etrafına
bakınıyordu ki birden başı döndü ve oturmak zorunda kaldı.
Gözlerinde mor şimşekler çakıyordu. Bu hale gelmesine neden olan
geyiğe uzun bir küfür savurdu. Zaten bu adadan da nefret ediyordu.
Bir zamanlar kölesi olduğu iğrenç büyücü burada yaptığı
savaşı kaybedince kaçmış, kendisi de sularla çevrili bu yeşil
hücrede hapis kalmıştı. Neler olduğunu tam hatırlamıyordu, o
zamanlar çok küçüktü. Tek bildiği büyücüyü yenilgiye
uğratan güçlerin kendisine dokunmamış olduğuydu. Onların
nerede olduğunu bilmiyordu, adayı ne kadar dolaşırsa dolaşsın
hep aynı yere geliyordu. Vahşi hayvanlardan başka canlıya da
rastlamamıştı. Buranın çok küçük bir ada olduğunu sanıyordu.
Yarasını kontrol etti, ayağı epeyce morarmıştı. Batan şey ise
iyice içeri girmişti, pençeleriyle çıkarması mümkün
olmayacaktı. Kendini çok tuhaf hissediyordu, beyninde dolaşan bu
mor duman zaten az olan düşünme yetisini kısıtlamıştı.
Tekrar bayıldı.
Toribil’i
kulübesinde bulamadılar; içeride sadece kedisi Muff vardı ve o da
uyukluyordu. Uykusunun çok kıymetli olduğunu bildiklerinden kediye
bir şey sormadılar. Oysa bu saatte Toribil'in kapının önünde
oturmuş, her zamanki gibi keyifle bitki çayını içiyor olması
gerekirdi.
“Bir
de Yaga Ananın evine bakalım” dedi Simbina. “Toribil O’nu
ziyarete gitmiştir belki.”
Yol
boyunca kendilerine eşlik eden bitkiler topluluğu eve yaklaştıkça
daha bir sıklaştı ve doğanın örtüsü çeşitlilik kazandı.
Yaga
Anayı ise menekşelerle sohbet ederken buldular. İlk bakışta onu
bahçesindeki çiçeklerden ayırmak zor oluyordu; çünkü her
tarafında ince sarmaşıklar, küçük bitkiler vardı. Herhangi bir
yere bağlı değillerdi, kadının yaydığı enerjiyle
yaşıyorlardı. Hatta uzun kestane rengi saçlarındaki hanım
ellerine kelebekler konmuştu. “Ooo hoş geldiniz yavrularım"
dedi Yaga Ana “sizi gördüğüme çok sevindim". Biraz
tarçınlı kurabiye almaz mısınız? Daha yeni yaptım. Myril
ortancalara dikkat et bir tanem, bugünlerde pek huysuz oldular.
Simbina bakıyorum sen de dolunay evresine yaklaştıkça
güzelleşiyorsun. Orada dikilip durmayın içeri gelin.”
“Memnuniyetle gelirdik dedi Myril. Ne yazık ki önce Toribil’i
bulmamız lazım.O’nu gördün mü bu sabah?” “Kim bilir yine
neyin peşindedir ihtiyar tilki?” diye cevap verdi kadın.
“Görmedim canlarım üzgünüm, kurabiye istemediğinize emin
misiniz?” Yaga’yı kırmadılar hem bu kurabiyeleri ondan daha
iyi yapan yoktu. Yaga Anayı öperek oradan ayrıldılar. Bir yandan
da kurabiyeleri atıştırıyorlardı. Tam Toribil’in nerede
olabileceğini düşünürken zihinlerinde O’nun sesini duydular.
"Göl kıyısındayım buraya gelin". İkiniz de koca
kızlar oldunuz hala trans halinde değilken zihin duyum
yapamıyorsunuz. Hele sen Myril senin gibi yetenekli bir düş ustası
için utanç verici bir durum.” İkisi de kıpkırmızı olarak göl
kıyısına yöneldiler. İşte aradıkları kişi oradaydı;
söğütlerin uzun dalları arasına oturmuş bir şeylerle
uğraşıyordu. Arkası dönük olduğundan ilk önce ne yaptığını
göremediler. Yanına gitmeleriyle de şaşkınlık çığlığı
atmaları bir oldu. Hayatlarında hiç böyle bir yaratık
görmemişlerdi eski kitaplarda bile. Ayrıca hiç bu kadar büyük
bir göbek de görmemişlerdi.
“Şaşkın
şakın bakacağınıza yardım edin, mor kuvars zehirlenmesi yaşıyor
bir an önce tedaviye başlamazsak ölecek;”dedi Toribil. “Şimdi
anlatamayacağım nedenlerle yaşaması gerek. Bizim için şifa
kaynağı olan bu taşlar onun için son derece tehlikeli. Onu benim
evime götürmeliyiz.”
“Bu
Sugunutsumen’in öyküsünde geçen yaratık mı?" Diye sordu
Simbina. "Hani şu kötü büyücünün kölesi olan. Varlığını
okusak da, daha önce ona rastlamamıştık. Bugün gerçekten çok
ilginç bir gün olacağa benziyor.”
“Tam
üstüne bastın!” diye cevap verdi Yaşlı adam. Birlikte
vücudunun bir kısmı şimdiden mora dönüşmüş olan trolü
taşıdılar. Bu sırada çıkardıkları seslerden Muff da uyandı
ve yanlarına gelerek meraklı bakışlarla trolü süzdü. Ne kadar
çirkindi bu koca yaratık üstelik de pis kokuyordu. İçinde uyuyan
her neyse bir an önce çıksa da onları işkenceden kurtarsa iyi
olurdu. O bir kediydi, Toribil’in işlerine karışmazdı. Yine de
ihtiyar fazla olmaya başlamıştı. Eğer trol yüzünden aç
kalacak olursa bunu ona ödetirdi. Ayrıca bu koku ölü
kurbağanınkinden bile kötüydü! Esneyerek yerine döndü.
Kahvaltısını etmişti, öğle yemeğine ise daha çok vardı...
Böylece
birkaç gün geçti.Trolün durumunda tamamen morarmış olması
dışında bir değişiklik yoktu. Onun varlığı pek çok şeyi
değiştirmişti. Uyurken çıkardığı sesler yüzünden hayvanlar
kulübenin çevresini terk etmişti. Muff ise Myril’nın yanına
taşınmıştı. Myril’nın evi dere kenarında olduğundan her gün
balık avlamaya çıkabiliyor, burada epeyce şımartılıyordu.
Halinden memnundu doğrusu. Toribil durmaksızın horlayan ve bir
türlü ölmeyen şu trol azmanıyla uğraşsın dursundu.
Toribil’e
gelince... O, geçen günler içerisinde yaptığı incelemeler
sonucu yaratığın vücudunda olağandışı bir şeyler olduğunu
fark etmişti. On iki gündür uyuyordu ve yemek yememişti. Enerji
aktarımıyla bile zehirlenmişken beş günden fazla yaşaması
imkansızdı. Şaman meclisiyle görüşmüş özellikle içindeki
varlık için ne yapabileceklerini düşünmüşlerdi. Trol hala
yaşıyor olmasını kuşkusuz bu güçlü varlığa borçluydu.
Varlıkla iletişim kurabilseler her şey daha kolay olacaktı; fakat
ellerinden geleni yapmalarına karşın bir türlü çağrılarına
cevap alamamışlardı. Aslında rüyasından dolayı Simbina ile
arasında bir bağ olduğunu bu yüzden onun bir şeyler
yapabileceğini ummuşlardı. Ne kötüdür ki umutları boşa
çıkmış, günler birbirinin aynı şekilde geçmeye devam etmişti.
Ta ki o sonbahar sabahına kadar.
Simbina,
dolunay evresini hemen hemen tamamlamış, yetişkin bir orman kadını
haline gelmişti, hatta yaşıtlarından önce ulaşmıştı bu
noktaya. Doğa uykuya dalarken O’nun bilinç uyanışı başlıyor
ve artık daha berrak bir sesle şarkı söyleyebiliyordu.
O
sabah güneşin doğuşuyla ilgili şarkısını ufka bakarak
söylemek için büyük çınar ağacının yanına geldiğinde
içinde garip bir heyecan vardı. Bu şarkıyla bir çember
tamamlanacak, daha sonra yenisi başlayacaktı. Kendine tema olarak
güneşin doğuşunu seçmişti. Etrafta kimsecikler yoktu. Myril,
artık onun kedisi olan Muff’u da alarak sonbaharın ilk çiğlerini
toplamaya gitmiş, henüz döngülerini tamamlayamamış olan kızlar
ve erkekler göl kıyısına yeniden doğuş meditasyonu yapmaya,
Toribil ise şaman meclisiyle beraber yeşil dağın zirvesindeki
yıllık toplantıya gitmişti. Kalanların ise bir kısmı uyuyor
bir kısmı da hasatla uğraşıyordu.
Sonbaharın
ilk sabahı hem çok hareketli hem de oldukça sessizdi. Simbina,
gözlerini kapatarak şarkısına başladı. Bu, sözleri olmayan her
şeyin kalpten gelen melodilerle anlatıldığı bir şarkıydı. İlk
önce karanlığı, yıldızların mırıldanışlarını, sudaki
yakamozları, ayın bulutlar arasına gizlenişini, hayatın
gölgelerde sabahı bekleyişini, karanlıkta açan çiçeklerin
kokusunu, rüzgârın
uğultusunu, bülbülün ötüşünü, solgun gece perilerinin
dansını, ağaçların ninnisini, baykuşun karanlıkta parlayan
gözlerini, kedinin adımlarını, çocukların renkli rüyalarını,
yalnızlığı, gizlice dökülen sessiz gözyaşlarını,
sevgililerin buluşmasını anlattı. Sesi hafif ve hüzünlüydü.
Ufuktaki kızartıyla birlikte sesi canlanarak karanlığın son
noktasında beliren umudu yansıtmaya başladı. Gün doğumuyla
şarkısı öyle uyumluydu ki buna Simbina’nın neden olduğu
düşünülebilirdi. Güneş yükseldikçe kalbindeki şarkı da
yükseliyordu. Gökyüzünün aydınlanmasını, siyahın açılıp
maviye dönüşmesini, kuşların uyanıp şarkı söylemeye
başlamasını, havaya yayılan tazeliği, yeni uyanan bir genç
kızın yanaklarındaki pembeliği, mücevherlerden daha güzel olan
çiğ tanelerinin parıltısını, kozasından çıkıp yeni hayatına
başlayan kelebeğin ilk uçuşunu, kır çiçeklerinin aralarında
konuşup kıkırdamasını, tavşanın yuvasından çıkıp havayı
koklamasını, güneşin uzun saçlarıyla herkesi ve her şeyi
sarmalayıp ısıtışını, kederin kalpten kayboluşunu, ağaçların
yeni sürgünler verişini, tohumun yeşerişini, yağmurdan sonraki
gökkuşağını anlattı. Şarkısını denizin engin maviliğini,
balıkların güneşte pırıl pırıl yanarak atlamasını överek
sonlandırdı.
Şarkıyı
bitirip gözlerini açtığında güneş yükselmiş ona sıcacık
gülümsüyordu. Simbina da neşeyle ayağa kalktı, kendini
yenilenmiş hissediyordu.
O
sırada birinin şöyle dediğini duydu: “Hayatın bu kadar
yaşanası olduğunu unutmuşum, teşekkürler eşsiz
varlık.”Şaşkınlıkla etrafına bakındı. Hâlâ
yalnızdı ve bu sesin sahibini tanımadığına emindi. Acaba şarkı
söylerken kendini fazla mı kaptırıp hayal alemine mi dalmıştı?
“Kimsin? Neredesin? Ortaya çık!” dedi. Sonra farkına vardı ki
o sesi zihninde duymuştu. Ses “lütfen”diye yalvardı “benim
için bir şarkı daha söyler misin?” "Önce kim olduğunu
söyle seni tanımıyorum” dedi Simbina .
“Çok
uzaklardan gelmiş yorgun bir yolcuyum, karanlık hücremde uyurken
senin şarkının tatlı dokunuşu beni uyandırdı. Ah gücüm
zayıflıyor, hoşça kal umarım seni tekrar duyabilirim güzel
kız.” Simbina uzun süre yerinden kımıldayamadı. Kendisiyle
konuşanın kim olduğunu anlamıştı. Vakit kaybetmeden Toribil'le
ve şaman meclisiyle konuşmalıydı. Zihnini odaklamaya çalışarak
bulundukları dağ zirvesine düşünce titreşimlerini gönderdi.
“Olağanüstü bir şey oldu , sizinle bir an önce görüşmeliyim.”
Karşı
taraf çabucak cevap verdi: “Bu haber harika hemen aşağı
geliyoruz. Sen de uyuyan Trolün yanına git ve durmunda değişiklik
olup olmadığına bak.” Bu sırada ormandaki kulübede bilinçsizce
uzanmış olan mor tüylü çirkin yaratık huzursuzca kıpırdanmaya
başlamıştı. Kulübede sadece ona göz kulak olması için
bırakılmış bir nöbetçi vardı.
Hiç
uyanmadığı ve kıpırdamadığı için daha fazlasına gerek
duyulmamıştı.
Yaratık
birden yerinden doğrularak anlamsız sesler çıkarmaya başladı.
Gözleri kapalıydı. Nöbetçi telaşa kapılmıştı, tam ne
yapacağını düşünüyordu ki Simbina geldi. Trol hala yatakta
oturuyor ve sayıklıyordu. Çıkardığı seslerdi ise anlamak
mümkün değildi. Bir ayınınkine benzeyen homurtulardı.
Simbina'yla konuşan sese hiç benzemiyordu. Bir an için kendisiyle
iletişim kuran varlığın gerçekten bu garip yaratığın içinde
olup olmadığı konusunda şüpheye düştü. Ama oradaydı işte,
şarkısını duymuş, O’nunla konuşmuştu. İnanılmaz gibi
görünüyordu. Hayat mucizelerle doluydu. Acaba Bu varlığın
bedeni gerçekten rüyasında gördüğü gibi heybetli ve bakışları
o kadar etkileyici miydi? Toribil’in anlattığına göre büyük
bir bilgeydi. İşin ilginç yanlarından biri ise çok uzun zaman
önce atalarının birlikte yaşadığı yüksek bir kavimden
gelmesiydi. Bazı fikir ayrılıkları olmuş, ataları göç etmiş,
huzur ve barış içinde yaşayacakları bu adaya yerleşmişlerdi. O
zamanlar iki halk arasında evlilikler de olduğundan aralarında
hala o kandan gelme olan birkaç kişi vardı. Aradan çok zaman
geçmiş,eski anılar unutulmuştu. “Umarım geç kalmadık” dedi
Şaman Kamellon. Homurtuları ta uzak patikalardan duyuluyor. “Belki
açtır” dedi Simbina. “Buraya getirildiğinden beri yemek yemedi
ve cüssesine bakılırsa hiç iştahsız bir yaratığa benzemiyor.”
Bu
söz üzerine hepsi gülümsedi. "Haklı olabilirsin” dedi
Toribil,” ben çiçek hanımı Yaga’ya gideyim; sanırım onda
bir trolün bile yiyebileceği lezzetli mantarlardan vardır. Hemen
dönerim, sen bu sırada ot yatağın kenarına otur ve bir şarkı
söyle. Herhangi bir sorun çıkarsa şamanlar sana yardımcı olur.”
Günler
düşen yapraklar gibi birbirini kovaladı. Böğürtücü dostumuz
epeyce kendine gelmişti; ama bir sorun vardı. İçindekinden ses
çıkmıyordu. Simbina her sabah şarkı söylemesine karşın
durumda yeni gelişme olmamıştı. Üstelik kendisini çok zorladığı
için sesi de bozulmuştu. Myril, O’nu teselli etmeye çalışıyordu.
Belki de sadece zamanı gelmemişti. Çiçekler zamanı gelmeden
açmıyor, meşe vaktinden önce palamut vermiyor, çocuklar doğar
doğmaz yürümeye başlamıyorlardı. Sesine gelince biraz
dinlenince düzelirdi elbette. Kış sonunda, mevsim bahara dönerken
aylardır kulübede yatmakta olan hasta iyileşti. İstemeyerek de
olsa gölün öte yanına, yaşadığı bölgeye dönmesine izin
verdiler. Yaşam kutsaldı, bir trol bile olsa kendi iradesiyle karar
vermeliydi. Hem çabalarının verdiği tek sonuç sağlığına
kavuşması olmuştu. Artık her şey Myril’in de dediği gibi
zamana bağlıydı. Gelelim yuvasına dönen kıllı yaratığa...
Başından
geçenlerden sonra nihayet özgürdü, fakat kendini mutlu
hissetmiyordu. Kafasının içi boşalmış gibiydi. Mağarasına
gidip içerisini kokladı. Yokluğunda buraya uğrayan olmamıştı.
Acaba kenarda köşede az da olsa biraz kemik kalmış mıydı?
Günlerdir mantar, fındık fıstık ve balık yemekten midesi altüst
olmuştu. Üstelik her şeyi pişiriyorlardı. Şöyle güzel, kanlı
bir et parçası için neler vermezdi.
Mağaradan
dışarı çıktı. Avlanmaya karar vermişti, ne avlayacaktı? Henüz
domuzları ya da yaban tavşanlarını kovalayacak kadar gücünü
toplamamıştı. Birden az ötesinde tembel tembel eşinen orman
tavuklarını gördü. Eğer yakalayabilirse kendine iyi bir ziyafet
çekebilirdi. Çalıların arkasına saklanarak bir süre onları
seyretti. Onu fark etmemişler, eşinmeye ve bağrışmaya devam
ediyorlardı. Aniden ortalarına atladı, işte leziz yemeği
pençelerinin arasında çırpınıyordu. Ne kadar da cırlaktı sesi
böyle... Neyse ki orman tavukları boyunları kopunca bağırmaya
devam edemiyorlardı. Dişlerini tavuğa geçirmişti ki midesi
bulandı. Çiğ et ve kan kokusu hiç hoşuna gitmemişti. Bu hayvanı
pişmeden yiyemeyecekti. Sinirlendi, yemek pişirmesini bilmiyordu
ki, ateş yakmayı bile bilmezdi o. Belki yıkayıp tüylerini
yolarsa midesi kabul ederdi. Fakat ne yaptıysa çiğ eti ağzına
süremedi. Geçirdiği tedavi süreci ona yaramamıştı. Ne
yapacaktı? Bundan sonra hayatına otobur olarak mı devam edecekti?
Yüz yıl geçse bile olmazdı, bir trol sebze yiyerek yaşayamazdı.
Durum ise ortadaydı, mecburen öldürdüğü tavuğu orada bırakarak
mantar ya da böğürtlen bulmak umuduyla etrafı araştırmaya
başladı. Evet, ormanın bu bölgesinde de aynı mantarlardan vardı.
Oturup
bulduklarını atıştırırken olanları düşündü. Başına
gelenler sıra dışıydı. Küçük yaşlarda esir alınmış, sonra
da bu garip adaya gelmişti. Hele son olanlar yaşadıklarına tuz
biber ekmiş, iyice kafası karışmıştı. Kim olduğunu
hatırlamakta zorlanıyordu. Aniden Simbina’nın yüzü gözlerinin
önüne geldi. O dişinin büyüleyici sesi kulaklarından
gitmiyordu. Birden kendini üzgün ve yalnız hissetti. Keşke bir
trol olmasaydı, artık yalnızlıktan bıkmıştı. Önceleri
mağarasına döneceğine çok sevinmişti, şimdi ise gölün öte
yanındakileri özlüyordu. Acaba çok mu çirkindi? O’nu
aralarına kabul etmezler miydi? Daha önce kendi yüzüne hiç
bakmamıştı, yemeyi bırakarak yakındaki bir su birikintisine
yöneldi. Eğilerek yüzünü görmeye çalıştı. Birazcık bulanık
olan suda yüzüne bakmasıyla şaşkınlıktan arka üstü düşmesi
de bir oldu. Gördüğü şey trolden çok bir insana benziyordu.
Pençelerine baktı, kılları dökülmüş, uzun tırnaklarının
çoğu düşmüştü. İnsana dönüşmekte olduğunu farkedince
sevinçle tepinmeye başladı. Öyle çok tepindi ki yorgun düştü.
Artık yalnız olmayacaktı, insanlar tarafından sevilecekti,
özellikle de şu güzel sesli dişi tarafından sevilmeyi çok
istiyordu.
Hızla
göle doğru koşup düşünmeden kendini sulara attı. Karaya
çıktığında ise o artık Kubral'dı. Kubral’ı herkes büyük
bir sevinçle karşıladı, hatta kedi Muff bile gelip bacaklarına
sürtündü.”Aramıza hoş geldin bilgeliğin mirasçısı”,
dedi, Toribil. Kızlar boynuna çiçekten kolyeler taktılar. Tabi bu
işe en çok sevinen de Simbina oldu.
Kubral
şaman meclisinin başına geçerek ada için çalışmaya başladı.
Simbina ile de iki yaz sonra evlendiler. Biri Simbina’ya biri
Kubral’a benzeyen iki kızları oldu. Ne yazık ki ses telleri
yıpranan Simbina bir daha eskisi gibi şarkı söyleyemedi. Kubral’a
gelince ruhu trolünkiyle birleştiğinden bir yanı hep vahşi ve
tekinsiz kaldı. İnsan tarafı daha güçlü olduğu için bu durum
pek sorun yaratmasa da zaman zaman meclistekilerin şakalarına maruz
kalmaktan kurtulamadı.
Çok
uzun zaman sonra, başka bir hayatta Kubral, Simbina, Myril ve
Toribil yine karşılaştılar. Bu da başka bir öykünün konusu.
E.
2003
Ağustos-Eylül