Sunday, July 09, 2006

Shulu Kubral


                             SHU'LU KUBRAL 

  Güneş batmak üzereydi ve güneşle batan başka bir şey daha vardı! Kadim “Shu”kıtası!

Yer depremlerle sarsılıyor, dev dalgalar kıtanın her yanına hücum ediyordu . Şimdiden koca kıta parçalara ayrılmış, yüzölçümü yarı yarıya azalmıştı. Şimşekler çakıyor, yağmur yağıyor, görkemli bir uygarlık sona ererken gökyüzü de Shu halkıyla beraber ağlıyor, kulak tırmalayan öfkeli çığlıklar atıyordu. Deniz ve yağmur sularıyla insanların gözyaşları birbirine karışıyordu.

  Tüm bu kargaşa sırasında soğukkanlılığını koruyan biri vardı: uzun boylu, çelik bakışlı, esmer bir adamdı bu. Kıtanın merkezindeki bir tepeye çıkmış  ,buradan telaş içinde koşuşan insanları izliyordu. 30-35 yaşlarında görünüyordu; ama halinde ve tavrında bu kadar yıla sığabileceklerden çok daha fazlasını bildiği izlenimini veren bir hava vardı. Shu halkı şaşkındı; yüzlerce yıllık hayatları boyunca hiçbir felaket görmemiş, bir sorunla karşılaşmamışlardı. Gelişmiş teknolojileri sayesinde hava durumunu kontrol ediyor, hasta olmuyor, yaşlanmıyorlardı. Günlük akışı değiştirecek herhangi bir pürüz hiç meydana gelmemişti. Efsanelerinde şu an yaşamakta olduklarına benzer bir öykü vardı; onlarsa bunun bir masaldan ibaret olduğunu sanıyorlardı.

Efsaneye göre başka bir gezegenden çok uzun zaman önce gelip Shu uygarlığını kuran ataları, benzeri bir felaket atlatmıştı. Bu nedenle vatanlarını terk edip hayatlarını sürdürmek için başka bir yer bulmak zorunda kalmışlardı. Şimdi son sürat görevlilerin gösterdiği yerlere ulaşmaya çalışıyorlardı. Hepsi tedirgindi, rahiplerin sözleri onları teselli etmiyordu. Kaos, tüm şiddetiyle üstlerine çökmüştü. Kargaşa içinde birbirlerini itip kakıyorlar, bir başkasınınki pahasına bile olsa kendi hayatlarını kurtarmaya çalışıyorlardı. Güzel, ipek elbiseleri yırtılmış, kutsal güneş sembolleri çamura bulanmıştı. Gök ve deniz acımasızca saldırıyordu giderek ufalan Shu kıtasına, kıta bile kendini yok etmeye çalışıyordu.

 Kıta sallanıyor, toprak yarılıyor, her yarıktan sular fışkırıyor, ağaçlar devriliyor, tepeler yerle bir oluyordu. Cennet yarattıklarını sanırken şimdi bu cennet ölüm kapanına dönüşmüştü. Geniş topraklar üzerine yayılan görkemli bir uygarlık, tıpkı ataları gibi son anlarını yaşıyordu. Ne gariptir ki sonlarını hazırlayan şey atalarınınkiyle aynıydı: açgözlülük! Sahip olduklarıyla yetinmemiş, daha fazlasını istemiş ve kendilerine söylenenleri dinlememişlerdi. Yine de Kubral, bulunduğu tepeden onları seyrederken yüreği acıma hissiyle dolup taşıyordu. Aynı şeyleri ikinci kez yaşıyor olmak da acısını kat kat artırıyordu. Shu için en çok çalışan kişilerden biriydi, kendi elleriyle kurduğu uygarlığın anavatanıyla aynı kaderi paylaşması bir öncekinden daha da katlanılmaz geliyordu. Oysa rahipleri ve yüksek meclisi olabilecekler konusunda uyarmıştı. Yüzü ıslaktı, yağmurdandı herhalde çünkü Kubral asla ağlamazdı. Ah hiç olmazsa halktan birilerini söylediklerine inandırabilmiş olsaydı... Ama yüzyıllardır sürdükleri olağanüstü yaşam, başlarını döndürmüştü, bir şeylerin değişebileceğine inanmıyorlardı.

Bu muhteşem şehirler nasıl yok olabilirdi ki? Yeryüzünün pek çok köşesinde henüz barbarlık hüküm sürerken Shu’daki medeniyet, aklın alabileceği seviyeyi çoktan aşmıştı. Öte yandan bu gelişmişliğin getirisi olduğu kadar götürüsü de olmuştu. Zamanla halk hiçbir iş yapmaz olmuş, kendini zevk ve eğlenceye vermişti. Bütün üretimi, hatta köleleri bile klon köleler yapıyordu. Genetik laboratuvarları fabrika gibi çalışıyordu.

Özgür halktan olan bilim adamları ise emir vermekle yetiniyorlardı. Anavatandan göç edenlerden sayılı birkaç kişi kalmıştı ve onları da ortadan kaldırmak istiyorlardı; ama merkez kristalin işleyişini ve özelliklerini çok iyi biliyorlar, zihin güçleriyle kristali yönlendirebiliyorlardı. Kristal olmazsa Shu da olmazdı. Neyse ki yeni bir kristal geliştiriyorlardı, böylelikle kristale güneş ışınlarıyla hükmedilebilecekti.

Anakaralı kuruculara her istediklerini yaptıramıyorlardı; örneğin kristalin savaş amaçlı kullanılmasına şiddetle karşı çıkıyorlardı. Oysa nüfus dolayısıyla da köle sayısı çok artmıştı, okyanusun ortasındaki bu ada Shu’lulara küçük geliyordu. Yapay adalar inşa edilmesi yeterli olmamıştı. Üstelik fabrikalar ve uçan gemileri için daha fazla enerji gerekiyordu. Ellerindeki kristal atalarının kullandığının küçük bir parçası olduğu için yüksek güçle çalıştırılamıyordu. Bu durumda felakete yol açma ya da parçalanma olasılığı vardı. Mutlaka yenisi üretilmeliydi. En mantıklısı buydu. O zaman hiçbiri çalışmak zorunda kalmayacaktı, kölelerin genlerini bir kere programlamak yetecekti. Artık ana gezegenden gelmiş bu eski kristale ihtiyaç kalmayacaktı.

Kubral, bütün bu planlarI biliyordu aslında; fakat yapabileceği pek bir şey yoktu. Diğerleri öldürülmekten korkuyorlardı ve zihinsel güçleri kendisininki kadar gelişmiş değildi. Anavatanın dini yozlaştırılmış, birleştiren ve yücelten bilgi adilce paylaşılmaz olmuştu. Yeni kristalin eskisinin yerini tutamayacağını, yaptıklarının tehlikeli olduğunu ne kadar söylediyse de dinletememişti. Şimdi ise ölüm korkusu sonlarını hazırlamıştı.

İşte barış ve bilgelik dolu bir uygarlığın daha sonu böyle gelmişti. O da ayrılacaktı artık, felaket yurduna dönen bu cennetten. Anakaradan sağ kurtulan başkaları da olmuştu belki onları bulabilirdi. Tam bu düşünceler içindeyken ayaklarının altındaki kayalar büyük bir gürültüyle yerlerinden koparak Kubral’ın da onlarla beraber düşmesine neden oldu. Birkaç çalı, düşüşünü yavaşlatıp onu ölümden kurtarsa da kemiklerinin çoğu kırılmıştı. Anakaranın en önemli mistiklerinden ve bilim adamlarından birinin ışığı da kurduğu medeniyetle beraber sönüyordu. O’na yardım edebilecek kendisinden başka kimse yoktu.

Ağrılarını hissetmemeye çalışarak vücudunu kontrol etti, ölmesine birkaç saat kalmıştı. Yapabileceği tek bir şey vardı artık. Gücünü toparlayıp ruhunu bedeninden ayırmalıydı. Ruhuyla bedeni arasındaki gümüş kordon kopmadan önce içinde uyuyabileceği bir beden bulabilirse yaşamına devam etme şansını yakalayabilirdi. Yavaşça ayrıldı bedeninden ve son kez baktı, tek kazananın ölümle kargaşa olduğu topraklara. Yolculuğa çıkarken kendisini aklına hiç gelmeyecek olayların beklediğinden habersizdi.

Aynı anda çok uzaklarda trolün teki kocaman, beyaz bir geyik görmüş onu yakalamaya çalışıyordu. Günler süren kovalamacadan bir sonuç elde edememişti. Geyik, her seferinde elinden kurtulmayı başarıyordu. Oralarda pek geyik olmazdı, uzun zamandır da yaban domuzundan başka bir şey yemediği için bu boynuzlu şeyin tadına mutlaka bakmak istiyordu. Artık ne olursa olsun onu kaçırmayacaktı


Böylece geyiği kovalarken birden bire kendini daha önce hiç görmediği bir yerde buldu. Ormanın bu bölümünde ilk kez bulunuyordu. Etrafına bakındı, doğrusu buraya hiç gelmemiş olması pek tuhaftı. Adanın her yerini bildiğini sanıyordu. O sırada ilerideki meşe ağaçlarının arasından geyiğin başı göründü. Trol efendi birden sinirlendi; bu lanet hayvan onunla alay ediyordu sanki. Günlerdir onun peşinde koşmaktan o muhteşem göbeği yarı yarıya erimişti.  Onu böyle saatlerce koşarken bir gören olsa kesin alay ederdi. Trollerin basit hayvanlar gibi av peşinde sefil olduğu görülmüş şey değildi. Bağırdı:“ hey seni adi geyik bozuntusu! seni yakalayacağım ve kanını içeceğim.!"


Hızla meşe ağaçlarına doğru atılmasıyla beraber acıyla yere yuvarlanması bir oldu. Ayağına sert bir cisim batmıştı. Deli gibi ulumaya başladı, hatta öyle yüksek bir ses çıkardı ki etraftaki yüce ağaçlar sarsıldı. Ulumaktan nefesi kesilince ayağına batanın ne olduğuna baktı. Bu, mor, sivri ve yarı şeffaf bir taştı. Girdiği yer kanamıyor olsa da aynı boyuttaki bir yaradan daha çok acıtıyordu. Toparlandı, duyduğu acı öfkesini daha da arttırmıştı. Hep o beyaz geyik yüzündendi. Nereye gitmişti ? Trollerde görülmeyen bir cesaret ve güven gelmişti üstüne, ne pahasına olursa olsun bu akşam geyik eti yiyecekti. Hah, işte oradaydı, tuhaf ışıklar yayan, gümüş rengi bir gölün kıyısında duruyor, su içiyordu. Kafasını kaldırmadan onu yakalamalıydı! Topallaya topallaya yaklaştı. Tam o sırada geyik suya atlayarak karşı kıyıya doğru yüzmeye başladı. Yüzme bilmediğini unutarak o da peşinden gitti. Gözleri karardı, son gördüğü şey mor ışıklar ve gümüş parıltılar oldu. Kendinden geçmemiş olsaydı belki de suyun eşsiz berraklığını, etrafında yüzen rengarenk balıkları fark edebilecekti. Tabi ki o bir Troldü; görse bile bu durumda gösterebileceği en büyük heyecan balıkları yakalamaya çalışmak olurdu.


Bu sırada Shu'lu Kubral’ın çok az zamanı kalmıştı, bedeni iflas etmek üzereydi. Birkaç dakika içinde sığınacak beden bulamazsa benliğini kaybedip yitecekti. Ne yazık ki rastladığı hiçbir canlının ruhu onu yanına kabul etmemişti. Gücünden korkmuş, kendilerini yok edebileceğini düşünmüşlerdi. Gerçekten de Kubral istediğini zorla yapabilecek ve diğer ruhu yok edebilecek güce sahipti. Ama o bunu yapmayacak kadar erdemliydi. Negatifliğe asla boyun eğmemişti. Bu yüzden yoluna devam etti. Umutları tükenmek üzereydi ki karşısına hilal şeklinde büyükçe bir ada çıktı. Adanın büyük kısmı hafif mor ışıltılar yayıyordu, ayrıca yüksek miktarda telepatik titreşim hissediliyordu. Oldukça ormanlık olan adanın ortasında da ay ışığında gümüşsü yakamozlarla parlayan bir göl vardı. Kıyısında da ne olduğunu bilmediği çirkin mi çirkin bir yaratık ölü gibi uzanmış yatıyordu. Artık Kubral’ın son saniyeleriydi şansını denemeye karar verdi. Yaratık iğrenç görünümüne ve kötü aurasına rağmen olumlu titreşimler de yayıyordu. Kubral’ın hayrete düşmesine neden olacak şekilde yaratığın ruhu O’nun gelişine itiraz etmedi. Şekilsiz yaratık ölmemişti ama garip bir uykunun derinliklerindeydi, ruhu da onunla beraber uyumuştu ya da bu yaratığın ruhsal yönü aşırı derecede zayıftı. Böyle başladı Kubral’ın yeni döngüsü...


Günaydın Myril dedi Simbina garip bir düş gördüm benim için yorumlar mısın?”Kız gülümseyerek “tabi" dedi. Ama bekle, bugün havada bir farklılık sezinliyorum.

 Ağaçların hışırdayışında, yeni doğan günün ışıklarında aydınlık ve güzel şeylerin müjdesi var sanki. Zihnimi tamamen odaklamama rağmen ne olduğunu bulamadım her neyse şu anda saklı.” “Ben de seninle bunu konuşacaktım dedi Simbina: rüyamda uzaklardan gelen bir tohumun yaşadığımız adaya düştüğünü daha sonra da bu tohumun ağaca dönüşüp daha önce hiç görmediğim türde çiçek ve meyvelerle dolduğunu gördüm. Ağaç bunları herkese dağıtıyordu; ona en yakın duran sen, ben ve yaşlı Toribil'di. Sonra ağacın içinden bir adam çıkarak bana elini uzattı. Kendimce bazı fikirlere vardım, klanımızın düş ustası sen olduğun için sana danışmak istedim.”

Myril, çok heyecanlanmıştı birden yerinden fırlayarak oturduğu uçurum kıyısında hızlı hızlı gidip gelmeye başladı.”Hey ne oluyorsun? dedi Simbina, dikkat et düşeceksin sonra bir daha buradan güneşin doğuşunu izleyemezsin.” “Sorun değil" dedi, Myril: “Yüzme biliyorum, hem aşağıdaki kayalıklar da benim gibi huysuz bir kızı korkutacak kadar sivri değil.” “Sen bilirsin” diye cevap verdi Simbina, “Oturmazsan tören şarkılarını söyletmek için başka birini bulman gerekecek ona göre.”

Myril,yüzünde muzip bir gülümsemeyle büyük çınarın altına geri döndü. Simbina'nın şarkıları olmadan tören gerçekleştirmek düşünülemezdi. Bu, adanın başka yerinde görülmeyen büyüklükte görkemli bir ağaçtı. Denize bakan uçurumun kenarındaki taşlı,tuzlu toprakta yetişmiş olmasına karşın dalları geniş, yaprakları gürdü. Soğuk rüzgarlar gökyüzüne uzanan dallarını yıldırmamış, sert toprak güçlü köklerine karşı koyamamıştı. Özellikle güneş doğarken ve batarken gün ışığı yapraklarının arasından süzülür, ona bakan gözlere mutluluk verirdi. Gövdesine eflatun ve beyaz çiçekli ince sarmaşıklar dolanmıştı. Hele sonbaharda yaşlı ağaç kırmızıyla sarının yüzlerce tonuna büründüğünde, onun seyrine doyum olmazdı. Ağacın altı, dört mevsim boyunca gölgeli ve düşen yapraklar tarafından yumuşacık bir halıyla kaplanmış olurdu. Kısacası görkemin bu zarif temsilcisinin gölgesi dinlenmek, meditasyon yapmak ve daha pek çok şey için mükemmel bir yerdi. Myril da sık sık düş görmek için buraya gelirdi.

Myril, heyecanı biraz yatıştıktan sonra “Sanırım senin rüyanla benim hissettiklerim bağlantılı. Özel bir varlık seninle iletişim kurmuş”dedi. “Düş ustası olduğum halde benim rüyama girmemiş olması tuhaf herhalde çok geç olmadan nedeni anlaşılır. Dün akşam diğer akşamlardan farklı herhangi bir şey yaptın ya da hissettin mi?” “Sadece bir tek şey, sevgili Myril daha önce söyleyemediğim kadar derinden şarkı söyledim içimde bir patlama olmuş gibiydi. Biliyorsun önümüzdeki günlerde dolunay evresine gireceğim içsel ışığımın olgunluk seviyesine ulaşmasına az kaldı. O yüzdendir diye düşündüm; fakat henüz erken.” “Her şey çok garip” dedi Myril. “En iyisi gel yaşlı Toribil’i bulalım, belki O’nun bu konular hakkında bir açıklaması olabilir.”

Böylece bilge Toribil’i bulmak üzere kayın, kestane ve akça ağaçların arasından geçerek ormanın derinliklerine, adanın güneyine doğru yöneldiler. Sabah güneşi ağaçların tepelerinden sızıyor, etraftaki çeşitli renklerdeki kristallerden kırılarak yeşil gölgelerin içine sokuluyor; ormanı gökkuşağı desenlerine bürüyordu. Myril ve Simbina geçerken ağaçlar rüzgarla eğilerek selam veriyor, çiçekler en güzel kokularını yolluyorlardı. Onlar da bunlara kalplerinden sevgi titreşimleri yayarak cevap verdiler. Böylece hepsi gövdelerinde yaşamın daha bir hızlı dolaştığını hissettiler. Kutlu ormanda yeni bir gün daha her zamanki gibi sevinçle başladı. Tabii ormanda yeni olan sadece gün değildi. Kuşların ötüşünde bile bir farklılık vardı. Orman ve ahalisi çoktan uyanmış olsa da henüz güne başlamamış olan biri vardı. O da göl kıyısında baygın uzanan trolümüzden başkası değildi. Güneş yükseleli saatler olmasına karşın hâlâ uyanmamıştı. Öyle kıpırtısız uyuyordu ki birkaç meraklı kuş üstüne konmuş, uzun kıllarının arasında midelerine indirebilecekleri parazitler arıyorlardı. Trolün çirkin ve korkunç olması umurlarında değildi, şu sıralar mandalar gagalanmaktan pek hoşlanmıyorlardı. Bu onlar için iyi bir fırsattı. Bu garip hayvanın ne olduğunu bilmedikleri için de ondan korkmamışlardı.


Yaratık, gözüne aldığı bir gaga darbesiyle öfkeli bir şekilde böğürerek uyandı. Sesinin yankısıyla etraftaki bütün canlılar korkup saklandılar. Tabi ki kuşlar da bir daha ne olduğunu bilmedikleri hayvanların üzerinde kahvaltı etmemeye karar verdiler. Dallarını suya sarkıtmış olan gümüş söğütlerin de ayakları veya kanatları olsa belki onlar da kaçıp saklanacaktı. Yaralı trol ayağa kalkıp midesini ovuşturdu. Korkunç bir açlık hissi midesini kemiriyordu. Yiyecek bir şeyler bulma umuduyla etrafına bakınıyordu ki birden başı döndü ve oturmak zorunda kaldı. Gözlerinde mor şimşekler çakıyordu. Bu hale gelmesine neden olan geyiğe uzun bir küfür savurdu. Zaten bu adadan da nefret ediyordu. Bir zamanlar kölesi olduğu iğrenç büyücü burada yaptığı savaşı kaybedince kaçmış, kendisi de sularla çevrili bu yeşil hücrede hapis kalmıştı. Neler olduğunu tam hatırlamıyordu, o zamanlar çok küçüktü. Tek bildiği büyücüyü yenilgiye uğratan güçlerin kendisine dokunmamış olduğuydu. Onların nerede olduğunu bilmiyordu, adayı ne kadar dolaşırsa dolaşsın hep aynı yere geliyordu. Vahşi hayvanlardan başka canlıya da rastlamamıştı. Buranın çok küçük bir ada olduğunu sanıyordu. Yarasını kontrol etti, ayağı epeyce morarmıştı. Batan şey ise iyice içeri girmişti, pençeleriyle çıkarması mümkün olmayacaktı. Kendini çok tuhaf hissediyordu, beyninde dolaşan bu mor duman zaten az olan düşünme yetisini kısıtlamıştı. Tekrar bayıldı.


Toribil’i kulübesinde bulamadılar; içeride sadece kedisi Muff vardı ve o da uyukluyordu. Uykusunun çok kıymetli olduğunu bildiklerinden kediye bir şey sormadılar. Oysa bu saatte Toribil'in kapının önünde oturmuş, her zamanki gibi keyifle bitki çayını içiyor olması gerekirdi.

Bir de Yaga Ananın evine bakalım” dedi Simbina. “Toribil O’nu ziyarete gitmiştir belki.”

Yol boyunca kendilerine eşlik eden bitkiler topluluğu eve yaklaştıkça daha bir sıklaştı ve doğanın örtüsü çeşitlilik kazandı.

Yaga Anayı ise menekşelerle sohbet ederken buldular. İlk bakışta onu bahçesindeki çiçeklerden ayırmak zor oluyordu; çünkü her tarafında ince sarmaşıklar, küçük bitkiler vardı. Herhangi bir yere bağlı değillerdi, kadının yaydığı enerjiyle yaşıyorlardı. Hatta uzun kestane rengi saçlarındaki hanım ellerine kelebekler konmuştu. “Ooo hoş geldiniz yavrularım" dedi Yaga Ana “sizi gördüğüme çok sevindim". Biraz tarçınlı kurabiye almaz mısınız? Daha yeni yaptım. Myril ortancalara dikkat et bir tanem, bugünlerde pek huysuz oldular. Simbina bakıyorum sen de dolunay evresine yaklaştıkça güzelleşiyorsun. Orada dikilip durmayın içeri gelin.” “Memnuniyetle gelirdik dedi Myril. Ne yazık ki önce Toribil’i bulmamız lazım.O’nu gördün mü bu sabah?” “Kim bilir yine neyin peşindedir ihtiyar tilki?” diye cevap verdi kadın. “Görmedim canlarım üzgünüm, kurabiye istemediğinize emin misiniz?” Yaga’yı kırmadılar hem bu kurabiyeleri ondan daha iyi yapan yoktu. Yaga Anayı öperek oradan ayrıldılar. Bir yandan da kurabiyeleri atıştırıyorlardı. Tam Toribil’in nerede olabileceğini düşünürken zihinlerinde O’nun sesini duydular. "Göl kıyısındayım buraya gelin". İkiniz de koca kızlar oldunuz hala trans halinde değilken zihin duyum yapamıyorsunuz. Hele sen Myril senin gibi yetenekli bir düş ustası için utanç verici bir durum.” İkisi de kıpkırmızı olarak göl kıyısına yöneldiler. İşte aradıkları kişi oradaydı; söğütlerin uzun dalları arasına oturmuş bir şeylerle uğraşıyordu. Arkası dönük olduğundan ilk önce ne yaptığını göremediler. Yanına gitmeleriyle de şaşkınlık çığlığı atmaları bir oldu. Hayatlarında hiç böyle bir yaratık görmemişlerdi eski kitaplarda bile. Ayrıca hiç bu kadar büyük bir göbek de görmemişlerdi.

Şaşkın şakın bakacağınıza yardım edin, mor kuvars zehirlenmesi yaşıyor bir an önce tedaviye başlamazsak ölecek;”dedi Toribil. “Şimdi anlatamayacağım nedenlerle yaşaması gerek. Bizim için şifa kaynağı olan bu taşlar onun için son derece tehlikeli. Onu benim evime götürmeliyiz.”

Bu Sugunutsumen’in öyküsünde geçen yaratık mı?" Diye sordu Simbina. "Hani şu kötü büyücünün kölesi olan. Varlığını okusak da, daha önce ona rastlamamıştık. Bugün gerçekten çok ilginç bir gün olacağa benziyor.”

Tam üstüne bastın!” diye cevap verdi Yaşlı adam. Birlikte vücudunun bir kısmı şimdiden mora dönüşmüş olan trolü taşıdılar. Bu sırada çıkardıkları seslerden Muff da uyandı ve yanlarına gelerek meraklı bakışlarla trolü süzdü. Ne kadar çirkindi bu koca yaratık üstelik de pis kokuyordu. İçinde uyuyan her neyse bir an önce çıksa da onları işkenceden kurtarsa iyi olurdu. O bir kediydi, Toribil’in işlerine karışmazdı. Yine de ihtiyar fazla olmaya başlamıştı. Eğer trol yüzünden aç kalacak olursa bunu ona ödetirdi. Ayrıca bu koku ölü kurbağanınkinden bile kötüydü! Esneyerek yerine döndü. Kahvaltısını etmişti, öğle yemeğine ise daha çok vardı...

  Böylece birkaç gün geçti.Trolün durumunda tamamen morarmış olması dışında bir değişiklik yoktu. Onun varlığı pek çok şeyi değiştirmişti. Uyurken çıkardığı sesler yüzünden hayvanlar kulübenin çevresini terk etmişti. Muff ise Myril’nın yanına taşınmıştı. Myril’nın evi dere kenarında olduğundan her gün balık avlamaya çıkabiliyor, burada epeyce şımartılıyordu. Halinden memnundu doğrusu. Toribil durmaksızın horlayan ve bir türlü ölmeyen şu trol azmanıyla uğraşsın dursundu.


Toribil’e gelince... O, geçen günler içerisinde yaptığı incelemeler sonucu yaratığın vücudunda olağandışı bir şeyler olduğunu fark etmişti. On iki gündür uyuyordu ve yemek yememişti. Enerji aktarımıyla bile zehirlenmişken beş günden fazla yaşaması imkansızdı. Şaman meclisiyle görüşmüş özellikle içindeki varlık için ne yapabileceklerini düşünmüşlerdi. Trol hala yaşıyor olmasını kuşkusuz bu güçlü varlığa borçluydu. Varlıkla iletişim kurabilseler her şey daha kolay olacaktı; fakat ellerinden geleni yapmalarına karşın bir türlü çağrılarına cevap alamamışlardı. Aslında rüyasından dolayı Simbina ile arasında bir bağ olduğunu bu yüzden onun bir şeyler yapabileceğini ummuşlardı. Ne kötüdür ki umutları boşa çıkmış, günler birbirinin aynı şekilde geçmeye devam etmişti. Ta ki o sonbahar sabahına kadar.

Simbina, dolunay evresini hemen hemen tamamlamış, yetişkin bir orman kadını haline gelmişti, hatta yaşıtlarından önce ulaşmıştı bu noktaya. Doğa uykuya dalarken O’nun bilinç uyanışı başlıyor ve artık daha berrak bir sesle şarkı söyleyebiliyordu.

O sabah güneşin doğuşuyla ilgili şarkısını ufka bakarak söylemek için büyük çınar ağacının yanına geldiğinde içinde garip bir heyecan vardı. Bu şarkıyla bir çember tamamlanacak, daha sonra yenisi başlayacaktı. Kendine tema olarak güneşin doğuşunu seçmişti. Etrafta kimsecikler yoktu. Myril, artık onun kedisi olan Muff’u da alarak sonbaharın ilk çiğlerini toplamaya gitmiş, henüz döngülerini tamamlayamamış olan kızlar ve erkekler göl kıyısına yeniden doğuş meditasyonu yapmaya, Toribil ise şaman meclisiyle beraber yeşil dağın zirvesindeki yıllık toplantıya gitmişti. Kalanların ise bir kısmı uyuyor bir kısmı da hasatla uğraşıyordu.

Sonbaharın ilk sabahı hem çok hareketli hem de oldukça sessizdi. Simbina, gözlerini kapatarak şarkısına başladı. Bu, sözleri olmayan her şeyin kalpten gelen melodilerle anlatıldığı bir şarkıydı. İlk önce karanlığı, yıldızların mırıldanışlarını, sudaki yakamozları, ayın bulutlar arasına gizlenişini, hayatın gölgelerde sabahı bekleyişini, karanlıkta açan çiçeklerin kokusunu, rüzgârın uğultusunu, bülbülün ötüşünü, solgun gece perilerinin dansını, ağaçların ninnisini, baykuşun karanlıkta parlayan gözlerini, kedinin adımlarını, çocukların renkli rüyalarını, yalnızlığı, gizlice dökülen sessiz gözyaşlarını, sevgililerin buluşmasını anlattı. Sesi hafif ve hüzünlüydü. Ufuktaki kızartıyla birlikte sesi canlanarak karanlığın son noktasında beliren umudu yansıtmaya başladı. Gün doğumuyla şarkısı öyle uyumluydu ki buna Simbina’nın neden olduğu düşünülebilirdi. Güneş yükseldikçe kalbindeki şarkı da yükseliyordu. Gökyüzünün aydınlanmasını, siyahın açılıp maviye dönüşmesini, kuşların uyanıp şarkı söylemeye başlamasını, havaya yayılan tazeliği, yeni uyanan bir genç kızın yanaklarındaki pembeliği, mücevherlerden daha güzel olan çiğ tanelerinin parıltısını, kozasından çıkıp yeni hayatına başlayan kelebeğin ilk uçuşunu, kır çiçeklerinin aralarında konuşup kıkırdamasını, tavşanın yuvasından çıkıp havayı koklamasını, güneşin uzun saçlarıyla herkesi ve her şeyi sarmalayıp ısıtışını, kederin kalpten kayboluşunu, ağaçların yeni sürgünler verişini, tohumun yeşerişini, yağmurdan sonraki gökkuşağını anlattı. Şarkısını denizin engin maviliğini, balıkların güneşte pırıl pırıl yanarak atlamasını överek sonlandırdı. 

Şarkıyı bitirip gözlerini açtığında güneş yükselmiş ona sıcacık gülümsüyordu. Simbina da neşeyle ayağa kalktı, kendini yenilenmiş hissediyordu.


O sırada birinin şöyle dediğini duydu: “Hayatın bu kadar yaşanası olduğunu unutmuşum, teşekkürler eşsiz varlık.”Şaşkınlıkla etrafına bakındı. Hâlâ yalnızdı ve bu sesin sahibini tanımadığına emindi. Acaba şarkı söylerken kendini fazla mı kaptırıp hayal alemine mi dalmıştı? “Kimsin? Neredesin? Ortaya çık!” dedi. Sonra farkına vardı ki o sesi zihninde duymuştu. Ses “lütfen”diye yalvardı “benim için bir şarkı daha söyler misin?” "Önce kim olduğunu söyle seni tanımıyorum” dedi Simbina . 

Çok uzaklardan gelmiş yorgun bir yolcuyum, karanlık hücremde uyurken senin şarkının tatlı dokunuşu beni uyandırdı. Ah gücüm zayıflıyor, hoşça kal umarım seni tekrar duyabilirim güzel kız.” Simbina uzun süre yerinden kımıldayamadı. Kendisiyle konuşanın kim olduğunu anlamıştı. Vakit kaybetmeden Toribil'le ve şaman meclisiyle konuşmalıydı. Zihnini odaklamaya çalışarak bulundukları dağ zirvesine düşünce titreşimlerini gönderdi. “Olağanüstü bir şey oldu , sizinle bir an önce görüşmeliyim.” 

Karşı taraf çabucak cevap verdi: “Bu haber harika hemen aşağı geliyoruz. Sen de uyuyan Trolün yanına git ve durmunda değişiklik olup olmadığına bak.” Bu sırada ormandaki kulübede bilinçsizce uzanmış olan mor tüylü çirkin yaratık huzursuzca kıpırdanmaya başlamıştı. Kulübede sadece ona göz kulak olması için bırakılmış bir nöbetçi vardı.

Hiç uyanmadığı ve kıpırdamadığı için daha fazlasına gerek duyulmamıştı.

Yaratık birden yerinden doğrularak anlamsız sesler çıkarmaya başladı. Gözleri kapalıydı. Nöbetçi telaşa kapılmıştı, tam ne yapacağını düşünüyordu ki Simbina geldi. Trol hala yatakta oturuyor ve sayıklıyordu. Çıkardığı seslerdi ise anlamak mümkün değildi. Bir ayınınkine benzeyen homurtulardı. Simbina'yla konuşan sese hiç benzemiyordu. Bir an için kendisiyle iletişim kuran varlığın gerçekten bu garip yaratığın içinde olup olmadığı konusunda şüpheye düştü. Ama oradaydı işte, şarkısını duymuş, O’nunla konuşmuştu. İnanılmaz gibi görünüyordu. Hayat mucizelerle doluydu. Acaba Bu varlığın bedeni gerçekten rüyasında gördüğü gibi heybetli ve bakışları o kadar etkileyici miydi? Toribil’in anlattığına göre büyük bir bilgeydi. İşin ilginç yanlarından biri ise çok uzun zaman önce atalarının birlikte yaşadığı yüksek bir kavimden gelmesiydi. Bazı fikir ayrılıkları olmuş, ataları göç etmiş, huzur ve barış içinde yaşayacakları bu adaya yerleşmişlerdi. O zamanlar iki halk arasında evlilikler de olduğundan aralarında hala o kandan gelme olan birkaç kişi vardı. Aradan çok zaman geçmiş,eski anılar unutulmuştu. “Umarım geç kalmadık” dedi Şaman Kamellon. Homurtuları ta uzak patikalardan duyuluyor. “Belki açtır” dedi Simbina. “Buraya getirildiğinden beri yemek yemedi ve cüssesine bakılırsa hiç iştahsız bir yaratığa benzemiyor.”

Bu söz üzerine hepsi gülümsedi. "Haklı olabilirsin” dedi Toribil,” ben çiçek hanımı Yaga’ya gideyim; sanırım onda bir trolün bile yiyebileceği lezzetli mantarlardan vardır. Hemen dönerim, sen bu sırada ot yatağın kenarına otur ve bir şarkı söyle. Herhangi bir sorun çıkarsa şamanlar sana yardımcı olur.”

Günler düşen yapraklar gibi birbirini kovaladı. Böğürtücü dostumuz epeyce kendine gelmişti; ama bir sorun vardı. İçindekinden ses çıkmıyordu. Simbina her sabah şarkı söylemesine karşın durumda yeni gelişme olmamıştı. Üstelik kendisini çok zorladığı için sesi de bozulmuştu. Myril, O’nu teselli etmeye çalışıyordu. Belki de sadece zamanı gelmemişti. Çiçekler zamanı gelmeden açmıyor, meşe vaktinden önce palamut vermiyor, çocuklar doğar doğmaz yürümeye başlamıyorlardı. Sesine gelince biraz dinlenince düzelirdi elbette. Kış sonunda, mevsim bahara dönerken aylardır kulübede yatmakta olan hasta iyileşti. İstemeyerek de olsa gölün öte yanına, yaşadığı bölgeye dönmesine izin verdiler. Yaşam kutsaldı, bir trol bile olsa kendi iradesiyle karar vermeliydi. Hem çabalarının verdiği tek sonuç sağlığına kavuşması olmuştu. Artık her şey Myril’in de dediği gibi zamana bağlıydı. Gelelim yuvasına dönen kıllı yaratığa...


 Başından geçenlerden sonra nihayet özgürdü, fakat kendini mutlu hissetmiyordu. Kafasının içi boşalmış gibiydi.  Mağarasına gidip içerisini kokladı. Yokluğunda buraya uğrayan olmamıştı. Acaba kenarda köşede az da olsa biraz kemik kalmış mıydı? Günlerdir mantar, fındık fıstık ve balık yemekten midesi altüst olmuştu. Üstelik her şeyi pişiriyorlardı. Şöyle güzel, kanlı bir et parçası için neler vermezdi.

Mağaradan dışarı çıktı. Avlanmaya karar vermişti, ne avlayacaktı? Henüz domuzları ya da yaban tavşanlarını kovalayacak kadar gücünü toplamamıştı. Birden az ötesinde tembel tembel eşinen orman tavuklarını gördü. Eğer yakalayabilirse kendine iyi bir ziyafet çekebilirdi. Çalıların arkasına saklanarak bir süre onları seyretti. Onu fark etmemişler, eşinmeye ve bağrışmaya devam ediyorlardı. Aniden ortalarına atladı, işte leziz yemeği pençelerinin arasında çırpınıyordu. Ne kadar da cırlaktı sesi böyle... Neyse ki orman tavukları boyunları kopunca bağırmaya devam edemiyorlardı. Dişlerini tavuğa geçirmişti ki midesi bulandı. Çiğ et ve kan kokusu hiç hoşuna gitmemişti. Bu hayvanı pişmeden yiyemeyecekti. Sinirlendi, yemek pişirmesini bilmiyordu ki, ateş yakmayı bile bilmezdi o. Belki yıkayıp tüylerini yolarsa midesi kabul ederdi. Fakat ne yaptıysa çiğ eti ağzına süremedi. Geçirdiği tedavi süreci ona yaramamıştı. Ne yapacaktı? Bundan sonra hayatına otobur olarak mı devam edecekti? Yüz yıl geçse bile olmazdı, bir trol sebze yiyerek yaşayamazdı. Durum ise ortadaydı, mecburen öldürdüğü tavuğu orada bırakarak mantar ya da böğürtlen bulmak umuduyla etrafı araştırmaya başladı. Evet, ormanın bu bölgesinde de aynı mantarlardan vardı.

Oturup bulduklarını atıştırırken olanları düşündü. Başına gelenler sıra dışıydı. Küçük yaşlarda esir alınmış, sonra da bu garip adaya gelmişti. Hele son olanlar yaşadıklarına tuz biber ekmiş, iyice kafası karışmıştı. Kim olduğunu hatırlamakta zorlanıyordu. Aniden Simbina’nın yüzü gözlerinin önüne geldi. O dişinin büyüleyici sesi kulaklarından gitmiyordu. Birden kendini üzgün ve yalnız hissetti. Keşke bir trol olmasaydı, artık yalnızlıktan bıkmıştı. Önceleri mağarasına döneceğine çok sevinmişti, şimdi ise gölün öte yanındakileri özlüyordu.  Acaba çok mu çirkindi? O’nu aralarına kabul etmezler miydi? Daha önce kendi yüzüne hiç bakmamıştı, yemeyi bırakarak yakındaki bir su birikintisine yöneldi. Eğilerek yüzünü görmeye çalıştı. Birazcık bulanık olan suda yüzüne bakmasıyla şaşkınlıktan arka üstü düşmesi de bir oldu. Gördüğü şey trolden çok bir insana benziyordu. Pençelerine baktı, kılları dökülmüş, uzun tırnaklarının çoğu düşmüştü. İnsana dönüşmekte olduğunu farkedince sevinçle tepinmeye başladı. Öyle çok tepindi ki yorgun düştü. Artık yalnız olmayacaktı, insanlar tarafından sevilecekti, özellikle de şu güzel sesli dişi tarafından sevilmeyi çok istiyordu. 


Hızla göle doğru koşup düşünmeden kendini sulara attı. Karaya çıktığında ise o artık Kubral'dı. Kubral’ı herkes büyük bir sevinçle karşıladı, hatta kedi Muff bile gelip bacaklarına sürtündü.”Aramıza hoş geldin bilgeliğin mirasçısı”, dedi, Toribil. Kızlar boynuna çiçekten kolyeler taktılar. Tabi bu işe en çok sevinen de Simbina oldu.

Kubral şaman meclisinin başına geçerek ada için çalışmaya başladı. Simbina ile de iki yaz sonra evlendiler. Biri Simbina’ya biri Kubral’a benzeyen iki kızları oldu. Ne yazık ki ses telleri yıpranan Simbina bir daha eskisi gibi şarkı söyleyemedi. Kubral’a gelince ruhu trolünkiyle birleştiğinden bir yanı hep vahşi ve tekinsiz kaldı. İnsan tarafı daha güçlü olduğu için bu durum pek sorun yaratmasa da zaman zaman meclistekilerin şakalarına maruz kalmaktan kurtulamadı.


  Çok uzun zaman sonra, başka bir hayatta Kubral, Simbina, Myril ve Toribil yine karşılaştılar. Bu da başka bir öykünün konusu.



E.

 2003 Ağustos-Eylül


No comments: