Aşağıdaki metin kasım 2001 de Diyarbakır’daki dostum Onur Cebe'ye mektup olarak yazılmıştır. ............................................................................................................................ Thebai /2001
Sevgili Dostum,
Uzun bir aradan sonra tekrar sana yazabilmenin mutluluğu içindeyim. Üstelik hoşlanacağını bildiğim haberlerim de var. Çok önceden sözünü etmiş olduğum kazıyı sonunda tamamlayabildik. Biliyorsun Thebai’nin birkaç kilometre uzağında yeni bir yeraltı mezarı üstünde çalışıyorduk. Çok çalıştık, çok yorulduk. Bulduklarımız ise çalışmalarımızın ve yorgunluğumuzun on katına değecek nitelikte. Bu mezarın yeni bir kral mezarı olduğunu düşüneceksin ; ama değil. Elimize büyük bir hazine ya da ilginç eşyalar geçmedi. Kazı sonunda ortaya çıkardıklarımız: basit bir lahit,bir ceset,bir papirüs ve kuvars kristalinden bir kolye. Papirüsün bir kopyasını mektubuma ekliyorum, içeriği ile ilgili bir açıklama yapmak istemiyorum; yine de çok şaşırtıcı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Şimdi sana mezarı ve içindekileri ayrıntılarıyla anlatayım.
Toprağın oldukça derinlerinde,küçük,kutu gibi bir mezardı. Girişi bir türlü bulamadığımız ve tabanı da kapalı olduğu için içeri tavanında delik açarak girdik. Duvarlardaki yazılarla resimlerden çıkardığımız kadarıyla mezarın sahibi “Mrewa”adında alt düzey bir İsis rahibesiymiş. Benim içinse tüm rahiplerden ve firavunlardan daha değerli. O’nunla birlikte gömülmüş herhangi bir günlük eşya,duvarlara öte dünyada yanında bulunması amacıyla çizilmiş yiyecek,içecek,köle,hayvan vb yok, Mumyalanmamış bile! Bunlar O’nun yoksul olduğunu akla getirse de özel bir mezara konulmuş olması aksini gösteriyor. Lahit kapağına ölenin yüzü işlenmemiş,etrafta bu kişin beden yapısına ve görünüşüne uygun yapılmış bir heykel de yok. Hatta bu mezarda rahibemizin fiziksel görünüşüyle ilgili hiçbir ipucu yok. Demek ki rahibenin öteki dünyada rahat etmesi istenmiyor,ölüm ülkesinden dönmesinden korkuluyormu. Kutsal güç Ka’nın O’nun şeklini tanıyıp yeniden yaşam vermesini engellemek için ellerinden geleni yapmışlar. Bu durum bana eski hristiyanların ve müslümanlar'ın tapınaklardaki tanrı tasvirlerinin yüzünü kazımalarını hatırlattı. Belli ki geri dönmesi birilerinin kesinlikle işine gelmiyormuş. Yine de duvarlardaki resim ve kabartmalarda öteki dünyanın güçlü tanrısı “OSİRİS”ve eşi şefkatli“İSİS” ve Oğulları “HORUS”a rastlamak mümkün.Hem sevilmeyen hem de az da olsa saygı gösterilmesi gereken biriymiş mezarın sahibi.Gerçekten tuhaf ve gizemli bir durum söz konusu. Mumyalanmamış bir cesedin nasıl yüzyıllarca sağlam kalabildiği ise hem olağanüstü şaşırtıcı hem de ürkütücü. Avucunda sımsıkı tuttuğu papirüs de tıpkı sahibi gibi iyi durumda. Sanırım öldüğünde kasları kilitlenmiş ve papirüsü elinden alamamışlar.Yazılar net olarak seçilebiliyor. Cesede zarar vermemeye çalışarak papirüsü avucundan çıkarıp okumaya çalıştığımızda ise çok eski Naga Maya dilinde yazılmış olduğunu görerek şaşırdık;ama papirüsü çözümleyince tüm parçalar yerine oturdu. Antropoloji profesörü Leandro’ya göre Mrewa , 25-30 yaşlarında sağlıklı bir kadınmış. Bir başka ilginç nokta ise kas ve iskelet yapısının Mısırlılardan çok Avrupalılara benzemesi. Mısır’a dışarıdan gelmiş biri olsa gerek. Kafatasındaki kırık, ölüm nedenini akla getiriyor. Başını bir yere çarpmış ya da saldırıya uğramış olabilir.
Seni daha fazla bekletmeden tarihin en önemli belgelerinden biriyle baş başa bırakıyorum.Tarihin yeniden yazılacağı marttaki Eski Mısır Kongresi’nde görüşmek üzere sevgili dostum.Sen de bu papirüs sayesinde tezlerine sağlam bir dayanak bulmuş olacaksın. James Churchward yaşıyor olsaydı , bizimle gurur duyardı.Artık kimse kayıp uygarlıklardan söz edenlere hayalci gözüyle bakamayacak. Sevgiler... Senin E. Sevgili Garbarrek, Önce bir vardı ,birden iki oldu,ikiden de üç ,üçten ise yaşam türedi. Vakit, gece yarısı.Ben, bu satırları küçük bir mumun titrek ışığında yazıyorum.Dışarısı zifiri karanlık.Sana yazdığımı kimse bilmesin,görmesin istiyorum.Burada dilimizi bilen yok,mektubu okuyamazlar;fakat gözetim altındayım.Sıradan bir alt kademe İsis rahibesi olmadığımı sezdiklerini düşünüyorum..Senin Babil topraklarındaki “Belmarduk Tapınağı”nda rahat ve huzurlu olduğunu umarım. Buradaki olaylarla ilgili haberlerin Mezopotamya topraklarına da ulaştığına eminim.Evet, Firavun Akhenaton öldü ve yerine oğlu geçti.Bu hikayenin görünen kısmı, bir de görünmeyen kısmı var.Akhenaton öldükten( daha doğrusu öldürüldükten)sonra Mısır’da pek çok değişiklik oldu. İlk olarak rahiplerin hiç işine gelmeyen tek tanrılı “Aton” dini terk edilip “Amon”dinine geri dönüldü. Tabi ki bu dinin merkezi olan “ Akhetaton” şehri de aynı kaderi paylaştı.Ben şu anda Thebai'deyim. Thebai, eski görkemli günlerine kavuştu. “Aton” dininin üyelerine gelince ya öldürüldüler ya da zorla eski dinlerine döndürüldüler.Bir kısmı da sürgün edildi. Genç prensin adı bile değişip Tutankhatondan Tutankhamon’a çevrildi.Zavallı, yetim çocuk ...Firavun oldu ; ama yetki, sinir bozucu vezir Ay’ın elinde.Vezir Ay karanlık biri.... Genç firavun için tehlikeli olduğu hissine kapılıyorum; babasının trajik ölümünde bu adamın parmağı olduğu düşüncesindeyim. Akhenaton, aktardığım bilgileri kendine göre yorumlayıp Mısır’ın gelişmesini ikinci plana itmeseydi belki de her şey daha farklı olabilirdi.Yeni din Mısır’a güç getirmeliydi, sefalet değil!... Sevgili Garbarrek, bazen anakaramızı çok özlüyorum, seni de öyle. Keşke o kötü gün yaşanmasaydı, keşke vatanımız okyanus sularına gömülüp biz dört bir yana dağılmak zorunda kalmasaydık.
Yeryüzündeki tüm yüksek uygarlıkların temelini biz attık , şimdi onların içinde kendimize yer bulmaya çalışıyoruz. Boynumda asılı duran büyük kristalin parçasına baktıkça gözlerim doluyor. Sakın yakındığımı sanma, Akhenaton ve “Aton “diniyle ilgili olanlar umudumu kırmadı.Varlığımı sürdürdüğüm yüzyıllar boyunca çok şey yaşadım ve sabretmeyi öğrendim Sadece sürekli yolculuk etmek biraz yordu beni. Önümüzdeki on yıl içinde, yani insanlar yaşlanmadığımı fark etmeye başlamadan Mısır’dan ayrılacağım. Yine kutsal nehrin aktığı doğu topraklarında bir ülkeye gidebilirim.Orada bizden dostlar var,bana yardımcı olabilirler.Belki de senin bulunduğun yerin batısında,deniz kıyısındaki şehirlerden birine yerleşirim.Şimdilik belli değil. Ne olursa olsun, nereye gidersem gideyim kesin olan bir şey var ki o da kozmik sevgiyi sonsuza dek yüreğimde taşıyacağım. Gün gelecek geçmişle gelecek birleşecek, o zamana dek ben görevime bağlıyım. Sana olanları anlatıyordum değil mi? Tutankhamon’un kimseyle görüşmesine izin verilmiyor.O’nu sadece bir kez uzaktan görebildim. Nil kıyısında, kendisi gibi genç eşi Ankhesanamonla gülüp eğleniyorlardı. Biliyor musun? Aslında ben Nil’in yeryüzüne hediye ettiği güneşli ülkeyi çok seviyorum. Burada atalarımın ruhlarının benimle beraber olduğunu hissediyorum. Sevgili Garbarrek, iyi ki biz tekrar doğduğumuzda anılarımızı unutmuyoruz. Acaba bu özellik daha kaç nesil devam edebilecek? Zaman, hızla bilgilerin ve yaşananların üzerini çölün kumları gibi örtüyor;öyle ki bakanlar gerçeğin kendisini algılayamıyor. Osiris ,İsis, Horus ve Toth Mısır’ı terk edip tanrılaştıktan sonra ülkedeki din olgusu bambaşka bir hal almış. Eski bilgiler unutulmuş, rahipler, halkın üstünde baskı kurarak dilediklerini yaptırmak için kutsal bilgileri değiştirmişler. Temel metinler, şimdi mahzenlerde çürüyor;cehalet güçleniyor;bilginler susuyor. Mısırlılar, atalarının batıdaki tanrılar ülkesinden geldiğini söyleyerek övünüyor. Bu ülkenin neresi olduğunu ise hiçbiri bilmiyor. Neye tapındıklarından bile haberleri yok. Oysa güneş simgelerinin kaynağı anakaramız Mu. Çok tanrılı Amon dininin yapısı ise karmaşık. Kalplere korku salmak için bir de şeytani güç uydurulmuş. Böylece herkese ait olan Tanrı O’nun yeryüzündeki gölgesi sayılan Firavun’a ve rahip sınıfına özgülenmiş.
Tabi ki sevgili Tutankhamon’u kastetmiyorum. O masum çocuğun olanlarla ilgisi yok. Mısır’da durum yüzyıllardır böyle.Dindeki yozlaşma rahiplerin servetleriyle doğru orantılı biçimde artıyor. Korkarım rahiplerin açgözlülüğü bu yüksek uygarlığın sonunu getirecek. Akhenaton, ağaca dönüşmesi gereken bir tohumdu; ne yazık ki çöl rüzgarıyla savrulup cehalet ateşinde yanarak toza dönüştü. Yine de umutsuz değilim, benim güzel ve tatlı arkadaşım. Ah, az önce koridordan gelen sesini duyar gibi oldum. Nasılsın, acaba, neler yapıyorsun? Hala ay ışığında şarkılar söylüyor musun? Peki ya eskisi gibi baharatlı çöreklere düşkün müsün? Bir gün o çöreklerden sana yine yapmak isterim. Kapının dışında ayak sesleri var. Kimse gelmeden bu mektubu bitirip saklasam iyi olacak. Yüce yaratıcının ışığını ve kusursuz bilgisini daima içinde hisset dostum. Ana karadaki ruhani yol göstericimiz Ra Mu’nun ve sevgili Osiris’in adını saygıyla anar, evrendeki tüm kardeşlerimize bilgelik dilerim.
Sevgiler...
MreWa 2001
No comments:
Post a Comment