Sunday, July 09, 2006

Mısır Dini

                                                          MISIR DİNİ

  Mısır tapınaklarındaki, hemen hemen sonsuz çeşitlilik gösteren tanrı tasvirleri eski mısır dininin yanlış anlaşılmasına yol açmıştır.Eski Mısır’ın dini çok tanrılı bir din olarak görülmüştür. Gerçek ise tüm büyük dinler gibi tek tanrılı olduğudur. Bugün uzmanlar Eski Mısır tapınaklarında pek çok tanrı tasviri bulunmasına karşın bunların sadece rahipler ve tapınakların bilgeleri tarafından bilinen ve tapınılan tek bir tanrının niteliklerini temsil ettiği konusunda hemfikirdirler. Mısır tapınaklarının en yüksek yerinde tek, ölümsüz, yaratılmamış,görünmeyen ve saklı olan ulaşılmaz derinlikteki bir tanrı durur. Bu tek tanrı tüm sonsuzluğu ve tanrısal karakterleri içinde barındırır. Firavun kişiliğinde ise hem insan hem de tanrı özellikleri birleşmiştir. O,hem kral, hem rahip, hem insan hem de güneş tanrısının oğludur. Mısır'da tapınılan tanrılar değildi fakat tanrıların adı altında gizli olan isimsiz ve şekilsiz Tanrıydı. Tek bir fikir her şeye hükmeder; biricik ve ölümsüz tek tanrı. Mısır rahipleri O’nu şöyle tanımlar: “ O kendiliğinden varolan, ,tüm hayatın efendisi, babaların babası,annelerin annesidir” ve derler ki “ Diğer tüm tanrıların özü ondan gelir” ve “ Güneşin parlayışı O’ndandır,yeryüzüyle gökyüzünü birbirinden ayıran O’dur, ve yaradılışta uyum hüküm sürer.”Bununla birlikte tek tanrıya inanmak ta Mısır halkı için daha anlaşılırdır.Rahipler, O’nun niteliklerini ve çeşitli rollerini gizli yönlerinin anlamlarını öğretirler.Tanrının en mükemmel sureti üç özelliğiyle güneştir: Form,ışık ve ısı. Güneşin ruhu saklı güneş anlamındaki Amon veya Amon-Ra ismiyle anılır. O yaşamın babasıdır ve diğer tanrılar sadece O’nun vücudun değişik bölümleridir.Şimdi ünlü Mısır figürlerini açıklayabiliriz. Antik dinselliğin ustaları bize üstün varoluşu anlatır,evrenin yaratılışı O’nun biricik varlığındadır , şahsında değildir.Yaratmak için kendisinin dışına çıkmaz ama kendi içinde yaratır. O aynı anda hem Baba hem Anne hem de Tanrıdan ayrılmaksızın Tanrının oğludur. Buradaki üç kişi tanrı içinde tanrıdır ve tanrısal birliğin doğasını bozmaktan uzaktır. Hep birlikte Tanrının sonsuz mükemmelliğini oluştururlar. Baba oğulla birlikte yaratıcı gücü simgeler, Babanın görüntüsü açık ve net olarak O’nun ebediliğine işaret eder. Evrende hiçbir şey ne iç ne dış,ne küçük ne büyüktür. Bir tek yasa ve o yasanın gördüğü bir tek iş vardır .Bu sözlerin anlamını anlayan gerçeği görür. Kimi insanlar bu anlayışlarıyla öteki insanların göremediklerini görebilirler. Oysa nedenler nedeni daima gizlidir. Sonsuzluk pek kısa bir son olan zaman içinde anlatılmaz, anlaşılamaz. Bizler ancak öldükten sonra onu anlayabilir ve anlatabiliriz çünkü o zaman bizler de sınırsız ve sonsuz olacağız.Yaşarken zaman ve mekanla sınırlıyız, sınırsızlık sınırlılık içinde kavranamaz. Her Mısır eyaletinin iç içe geçmiş, kendi tanrı figürleri vardı; fakat bu tanrısal birlikle Mısır’ın merkez yönetiminin fikir ayrılıkları göz önüne alınırsa daha uzlaşmacı bir tutumdu. Abydos’un en büyük tanrısı Osiris, İsis ve Horus’tan oluşmaktaydı. Bu Mısır'da en popüler tapınma biçimiydi ve baştanbaşa, her yerde uygulanmaktaydı. Osiris iyiliği temsil ediyordu.  “İyi Tanrı olarak”anılmaktaydı. Memphisteki tanrıyı ise Ptah,Sekmeth ve Nefer-Tum üçlüsü meydana getiriyordu. Teb’in ki ise Amon,Mut ve Khonsu idi. Mısırda üçleme sadece ilkel geleneklere dayan bir batıl inanç sistemi değildi.Kutsal kitaplarda bir de temel günah bulunur, bağışlayıcı Tanrının sözü insan neslinin gelecekteki yenilenmeleri ve zamanın sonunda vücudun yeniden dirilişi söz konusudur. Her hanedan değişiminde Tektanrıcı bir devrim gerçekleşir ve Yüce Varoluş diğer tanrıların tapımına üstün gelir. Akhenaton’un(Amenofis,Amenhotep)) dinsel devrimi Osiris’in adını anmamada Kral Menes’inkinden önde yer alır. Akhenaton İ.Ö 14.yy. da tektanrıcılık düşüncesini dinde toptan bir devrim yapma amacı güderek ortaya atmıştır.Daha önce de anlatıldığı gibi Mısırda her yerin kendine ait tanrısı vardı ve Teb’inki de Amondu.Büyük tanrı Ra’nın yanında önmesiz sayılan Amon Teb başkent olunca Amon-Ra adını alarak baş tanrı oldu. 

 Bütün tanrılar güçlerini güneşten almaktaydılar, Ra da doğan güneş tanrısıydı. Kral Amenhoteb,evrensel güneşin evrensel bir din yaratmaya yeteceğini düşünerek Amon’un yerine güneş yuvarlağını kişiselleştiren “aton”’u geçirdi. Başta Amon olmak üzere bütün tanrıların adlarını tapınaklardan sildirmiş,onlara tapınmayı yasaklamıştı.kendisi de Amon hoşnuttur anlamına gelen Amenhoteb adını bırakıp Aton’un büyüklüğü anlamına gelen “Akhenaton”adını almıştır.Tek tanrıcılık ve bütün insnalığa seslenecek evrensel din ülküsünü Teb kentinde başaramayacağını anlayınca da güneş yuvarlağının ufku anlamına gelen “Akhetaton”( bu günkü adı Tel –El -Amarna)adında yeni bir başkent kurdu.Kimi uzmanlara göre de Teb rahiplerinin siyasal egemenliklerini kırmak ve Mısırlı olmayan uyrukları dakendisine bağlamak istiyordu Akhenaton çok dindadı,tektanrıcılığın geniş ölçüde yayılmasını sağladı.Bu aynı zamanda öte alemin efendisi ve ölülerin ruhlarının yüce yargıcı Osiris’e karşı gelmekti.Ayrıca kendisini çok fazla dine verdiği ve devlet işleriyle ilgilenmediği için Mısır zayıflamaya başladı.Çıkarlarıyla oynanmasından hiç hoşlanmayan ruhban sınıfı bunları da bahane etti Akhenaton ortadan kaldırılarak Mısır’ın eski dinine dönmesi sağlandı. Ruhların tartılma ritüeline göre son törende (ölünün yargılanması)ölü kişinin ruhu kutsal bir kayıkla Cennet Bahçelerinin suları üstünde taşınır.Kayık suları geçtiğinde neşeden ve kendilerine karşı gelen ışıktan rahatsız olan lanetlilerin ruhlarının bulunduğu ışıklı bir yere gelir. Kayık yolculuğuna devam eder ve ışıklı bölgeyi geçtikten sonra, az çok bizimkine benzeyen arafa gelinir.Sonunda Horus, Osiris ve kırk yargıcı tarafından yönetilen yüce mahkemeye ulaşılır.Ölü kişi ilkönce ölümsüzlüğü nekadar hakettiğini göstermek için,hayatı boyunca yaptığı iyi işleri ona anlatır. Doğruluk Tanrısı ve ölüm yargıcı Osiris’in tuttuğu tanrısal terazinin bir tarafına ölü kişinin kalbi diğer tarafına da Tanrıça Maat’ın simgesi olan tüy koyulur. Terazinin dengesi jüri tarafından kontrol edilir. Ölü kişinin kötülüğünden çok iyiliği varsa gerçeğin sesi ve böylece de Tanrı Osiris’in mistik bedeninin bir parçası haline gelir ve Cennet Bahçelerinden içeri alınır. Eğer böyle değilse kalp timsah başlı ve su aygırı gövdeli bir hayvan tarafından yenilerek öte alemdeki varlığı yok olur. Kanun tanrısı ve kanun yapıcı olan Toth sonucu kaydeder. Mısır’ın ölüler kitabı, Osiris’in mahkemesinde okunacak açıklamayı formülleştirmiştir: “Hiç kimseye kötülük etmedim.Yakınlarımı bahtsızlığa sürüklemedim.gerçek evinde alçaklık etmedim.Kimseyi gücünün dışında çalıştırmadım, benim yüzümden kimse korku duymadı,yoksulluk ve acı çekmedi,bahtsız olmadı.tanrıların kötü gördükleri şeyleri asla yapmadım. Kölelere kötü muamele etmedim ve ettirmedim. Kimseyi aç bırakmadım,kimseye gözyaşı döktürmedim. Kimseyi öldürmedim ve kimsenin kahpece öldürülmesini emretmedim. Kimseye yalan söylemedim, hiçbir utandırıcı davranışta bulunmadım. Zina etmedim.Yiyecekleri pahalı ve eksik satmadım, teraziyi kullanırken hiçbir zaman hile yapmadım.Süt çocuklarının ağzından sütü uzaklaştırmadım.hayvanları çalmadım. Tanrı’nın kuşlarını avlamadım,ölmüş balığı tutmadım. Hiç bir arkın suyunu başka yöne çevirmedim. Ben temizim,temizim,temizim, temizim...

 Mısırlılara göre insanda ilahi bir yön vardır ve bir insan öldüğünde bu dünyayı terk edip öbür dünyada yaşamaya başlar. İnsan hayatının fiziksel ölümden sonra hayatının devam ettiği düşüncesi Antik Mısır dininin temel direklerinden birisidir. Mısır kral ve kraliçelerinin mezarları,Mısırlılar’ın öteki hayata olan inançlarının birer kanıtı olarak bugüne kadar ayakta kalmıştır. Sadece mumyalanmış cesetleri değil,bir kralın ölümden sonraki hayatında ihtiyaç duyacağı her şey bu mezarlarda vardır.mezar hırsızlarının gözünden kaçmış şanslı mezarlardan olan Kral Tutankhamon’un mezarı açılınca arkeologlar inanılmaz bir zenginlikle karşılaşmışlardır. Heykeller,duvar resimleri ve günlük hayatı anlatan yazılar,mobilyalar,ev aletleri,peruklar,mücevherler,oyuncaklar ve müzik aletleri. Tüm bunlar dünyadaki hayatında neye sahip olduysa öteki dünyaya eriştiğinde de aynı şeylere sahip olacağı düşünüldüğü içindir. Bu nedenle ölen kişinin nesi var nesi yoksa ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için onunla beraber gömülürdü. Ölülerin yanında ev eşyaları, giysiler, yiyecek ve içecekler dışında ona hizmet etmeye devam etmeleri amacıyla hizmetçileri, köleleri de gömülürdü. Böylece ölüm sonrasındaki hayatını rahat geçireceğine inanılırdı.

Shulu Kubral


                             SHU'LU KUBRAL 

  Güneş batmak üzereydi ve güneşle batan başka bir şey daha vardı! Kadim “Shu”kıtası!

Yer depremlerle sarsılıyor, dev dalgalar kıtanın her yanına hücum ediyordu . Şimdiden koca kıta parçalara ayrılmış, yüzölçümü yarı yarıya azalmıştı. Şimşekler çakıyor, yağmur yağıyor, görkemli bir uygarlık sona ererken gökyüzü de Shu halkıyla beraber ağlıyor, kulak tırmalayan öfkeli çığlıklar atıyordu. Deniz ve yağmur sularıyla insanların gözyaşları birbirine karışıyordu.

  Tüm bu kargaşa sırasında soğukkanlılığını koruyan biri vardı: uzun boylu, çelik bakışlı, esmer bir adamdı bu. Kıtanın merkezindeki bir tepeye çıkmış  ,buradan telaş içinde koşuşan insanları izliyordu. 30-35 yaşlarında görünüyordu; ama halinde ve tavrında bu kadar yıla sığabileceklerden çok daha fazlasını bildiği izlenimini veren bir hava vardı. Shu halkı şaşkındı; yüzlerce yıllık hayatları boyunca hiçbir felaket görmemiş, bir sorunla karşılaşmamışlardı. Gelişmiş teknolojileri sayesinde hava durumunu kontrol ediyor, hasta olmuyor, yaşlanmıyorlardı. Günlük akışı değiştirecek herhangi bir pürüz hiç meydana gelmemişti. Efsanelerinde şu an yaşamakta olduklarına benzer bir öykü vardı; onlarsa bunun bir masaldan ibaret olduğunu sanıyorlardı.

Efsaneye göre başka bir gezegenden çok uzun zaman önce gelip Shu uygarlığını kuran ataları, benzeri bir felaket atlatmıştı. Bu nedenle vatanlarını terk edip hayatlarını sürdürmek için başka bir yer bulmak zorunda kalmışlardı. Şimdi son sürat görevlilerin gösterdiği yerlere ulaşmaya çalışıyorlardı. Hepsi tedirgindi, rahiplerin sözleri onları teselli etmiyordu. Kaos, tüm şiddetiyle üstlerine çökmüştü. Kargaşa içinde birbirlerini itip kakıyorlar, bir başkasınınki pahasına bile olsa kendi hayatlarını kurtarmaya çalışıyorlardı. Güzel, ipek elbiseleri yırtılmış, kutsal güneş sembolleri çamura bulanmıştı. Gök ve deniz acımasızca saldırıyordu giderek ufalan Shu kıtasına, kıta bile kendini yok etmeye çalışıyordu.

 Kıta sallanıyor, toprak yarılıyor, her yarıktan sular fışkırıyor, ağaçlar devriliyor, tepeler yerle bir oluyordu. Cennet yarattıklarını sanırken şimdi bu cennet ölüm kapanına dönüşmüştü. Geniş topraklar üzerine yayılan görkemli bir uygarlık, tıpkı ataları gibi son anlarını yaşıyordu. Ne gariptir ki sonlarını hazırlayan şey atalarınınkiyle aynıydı: açgözlülük! Sahip olduklarıyla yetinmemiş, daha fazlasını istemiş ve kendilerine söylenenleri dinlememişlerdi. Yine de Kubral, bulunduğu tepeden onları seyrederken yüreği acıma hissiyle dolup taşıyordu. Aynı şeyleri ikinci kez yaşıyor olmak da acısını kat kat artırıyordu. Shu için en çok çalışan kişilerden biriydi, kendi elleriyle kurduğu uygarlığın anavatanıyla aynı kaderi paylaşması bir öncekinden daha da katlanılmaz geliyordu. Oysa rahipleri ve yüksek meclisi olabilecekler konusunda uyarmıştı. Yüzü ıslaktı, yağmurdandı herhalde çünkü Kubral asla ağlamazdı. Ah hiç olmazsa halktan birilerini söylediklerine inandırabilmiş olsaydı... Ama yüzyıllardır sürdükleri olağanüstü yaşam, başlarını döndürmüştü, bir şeylerin değişebileceğine inanmıyorlardı.

Bu muhteşem şehirler nasıl yok olabilirdi ki? Yeryüzünün pek çok köşesinde henüz barbarlık hüküm sürerken Shu’daki medeniyet, aklın alabileceği seviyeyi çoktan aşmıştı. Öte yandan bu gelişmişliğin getirisi olduğu kadar götürüsü de olmuştu. Zamanla halk hiçbir iş yapmaz olmuş, kendini zevk ve eğlenceye vermişti. Bütün üretimi, hatta köleleri bile klon köleler yapıyordu. Genetik laboratuvarları fabrika gibi çalışıyordu.

Özgür halktan olan bilim adamları ise emir vermekle yetiniyorlardı. Anavatandan göç edenlerden sayılı birkaç kişi kalmıştı ve onları da ortadan kaldırmak istiyorlardı; ama merkez kristalin işleyişini ve özelliklerini çok iyi biliyorlar, zihin güçleriyle kristali yönlendirebiliyorlardı. Kristal olmazsa Shu da olmazdı. Neyse ki yeni bir kristal geliştiriyorlardı, böylelikle kristale güneş ışınlarıyla hükmedilebilecekti.

Anakaralı kuruculara her istediklerini yaptıramıyorlardı; örneğin kristalin savaş amaçlı kullanılmasına şiddetle karşı çıkıyorlardı. Oysa nüfus dolayısıyla da köle sayısı çok artmıştı, okyanusun ortasındaki bu ada Shu’lulara küçük geliyordu. Yapay adalar inşa edilmesi yeterli olmamıştı. Üstelik fabrikalar ve uçan gemileri için daha fazla enerji gerekiyordu. Ellerindeki kristal atalarının kullandığının küçük bir parçası olduğu için yüksek güçle çalıştırılamıyordu. Bu durumda felakete yol açma ya da parçalanma olasılığı vardı. Mutlaka yenisi üretilmeliydi. En mantıklısı buydu. O zaman hiçbiri çalışmak zorunda kalmayacaktı, kölelerin genlerini bir kere programlamak yetecekti. Artık ana gezegenden gelmiş bu eski kristale ihtiyaç kalmayacaktı.

Kubral, bütün bu planlarI biliyordu aslında; fakat yapabileceği pek bir şey yoktu. Diğerleri öldürülmekten korkuyorlardı ve zihinsel güçleri kendisininki kadar gelişmiş değildi. Anavatanın dini yozlaştırılmış, birleştiren ve yücelten bilgi adilce paylaşılmaz olmuştu. Yeni kristalin eskisinin yerini tutamayacağını, yaptıklarının tehlikeli olduğunu ne kadar söylediyse de dinletememişti. Şimdi ise ölüm korkusu sonlarını hazırlamıştı.

İşte barış ve bilgelik dolu bir uygarlığın daha sonu böyle gelmişti. O da ayrılacaktı artık, felaket yurduna dönen bu cennetten. Anakaradan sağ kurtulan başkaları da olmuştu belki onları bulabilirdi. Tam bu düşünceler içindeyken ayaklarının altındaki kayalar büyük bir gürültüyle yerlerinden koparak Kubral’ın da onlarla beraber düşmesine neden oldu. Birkaç çalı, düşüşünü yavaşlatıp onu ölümden kurtarsa da kemiklerinin çoğu kırılmıştı. Anakaranın en önemli mistiklerinden ve bilim adamlarından birinin ışığı da kurduğu medeniyetle beraber sönüyordu. O’na yardım edebilecek kendisinden başka kimse yoktu.

Ağrılarını hissetmemeye çalışarak vücudunu kontrol etti, ölmesine birkaç saat kalmıştı. Yapabileceği tek bir şey vardı artık. Gücünü toparlayıp ruhunu bedeninden ayırmalıydı. Ruhuyla bedeni arasındaki gümüş kordon kopmadan önce içinde uyuyabileceği bir beden bulabilirse yaşamına devam etme şansını yakalayabilirdi. Yavaşça ayrıldı bedeninden ve son kez baktı, tek kazananın ölümle kargaşa olduğu topraklara. Yolculuğa çıkarken kendisini aklına hiç gelmeyecek olayların beklediğinden habersizdi.

Aynı anda çok uzaklarda trolün teki kocaman, beyaz bir geyik görmüş onu yakalamaya çalışıyordu. Günler süren kovalamacadan bir sonuç elde edememişti. Geyik, her seferinde elinden kurtulmayı başarıyordu. Oralarda pek geyik olmazdı, uzun zamandır da yaban domuzundan başka bir şey yemediği için bu boynuzlu şeyin tadına mutlaka bakmak istiyordu. Artık ne olursa olsun onu kaçırmayacaktı


Böylece geyiği kovalarken birden bire kendini daha önce hiç görmediği bir yerde buldu. Ormanın bu bölümünde ilk kez bulunuyordu. Etrafına bakındı, doğrusu buraya hiç gelmemiş olması pek tuhaftı. Adanın her yerini bildiğini sanıyordu. O sırada ilerideki meşe ağaçlarının arasından geyiğin başı göründü. Trol efendi birden sinirlendi; bu lanet hayvan onunla alay ediyordu sanki. Günlerdir onun peşinde koşmaktan o muhteşem göbeği yarı yarıya erimişti.  Onu böyle saatlerce koşarken bir gören olsa kesin alay ederdi. Trollerin basit hayvanlar gibi av peşinde sefil olduğu görülmüş şey değildi. Bağırdı:“ hey seni adi geyik bozuntusu! seni yakalayacağım ve kanını içeceğim.!"


Hızla meşe ağaçlarına doğru atılmasıyla beraber acıyla yere yuvarlanması bir oldu. Ayağına sert bir cisim batmıştı. Deli gibi ulumaya başladı, hatta öyle yüksek bir ses çıkardı ki etraftaki yüce ağaçlar sarsıldı. Ulumaktan nefesi kesilince ayağına batanın ne olduğuna baktı. Bu, mor, sivri ve yarı şeffaf bir taştı. Girdiği yer kanamıyor olsa da aynı boyuttaki bir yaradan daha çok acıtıyordu. Toparlandı, duyduğu acı öfkesini daha da arttırmıştı. Hep o beyaz geyik yüzündendi. Nereye gitmişti ? Trollerde görülmeyen bir cesaret ve güven gelmişti üstüne, ne pahasına olursa olsun bu akşam geyik eti yiyecekti. Hah, işte oradaydı, tuhaf ışıklar yayan, gümüş rengi bir gölün kıyısında duruyor, su içiyordu. Kafasını kaldırmadan onu yakalamalıydı! Topallaya topallaya yaklaştı. Tam o sırada geyik suya atlayarak karşı kıyıya doğru yüzmeye başladı. Yüzme bilmediğini unutarak o da peşinden gitti. Gözleri karardı, son gördüğü şey mor ışıklar ve gümüş parıltılar oldu. Kendinden geçmemiş olsaydı belki de suyun eşsiz berraklığını, etrafında yüzen rengarenk balıkları fark edebilecekti. Tabi ki o bir Troldü; görse bile bu durumda gösterebileceği en büyük heyecan balıkları yakalamaya çalışmak olurdu.


Bu sırada Shu'lu Kubral’ın çok az zamanı kalmıştı, bedeni iflas etmek üzereydi. Birkaç dakika içinde sığınacak beden bulamazsa benliğini kaybedip yitecekti. Ne yazık ki rastladığı hiçbir canlının ruhu onu yanına kabul etmemişti. Gücünden korkmuş, kendilerini yok edebileceğini düşünmüşlerdi. Gerçekten de Kubral istediğini zorla yapabilecek ve diğer ruhu yok edebilecek güce sahipti. Ama o bunu yapmayacak kadar erdemliydi. Negatifliğe asla boyun eğmemişti. Bu yüzden yoluna devam etti. Umutları tükenmek üzereydi ki karşısına hilal şeklinde büyükçe bir ada çıktı. Adanın büyük kısmı hafif mor ışıltılar yayıyordu, ayrıca yüksek miktarda telepatik titreşim hissediliyordu. Oldukça ormanlık olan adanın ortasında da ay ışığında gümüşsü yakamozlarla parlayan bir göl vardı. Kıyısında da ne olduğunu bilmediği çirkin mi çirkin bir yaratık ölü gibi uzanmış yatıyordu. Artık Kubral’ın son saniyeleriydi şansını denemeye karar verdi. Yaratık iğrenç görünümüne ve kötü aurasına rağmen olumlu titreşimler de yayıyordu. Kubral’ın hayrete düşmesine neden olacak şekilde yaratığın ruhu O’nun gelişine itiraz etmedi. Şekilsiz yaratık ölmemişti ama garip bir uykunun derinliklerindeydi, ruhu da onunla beraber uyumuştu ya da bu yaratığın ruhsal yönü aşırı derecede zayıftı. Böyle başladı Kubral’ın yeni döngüsü...


Günaydın Myril dedi Simbina garip bir düş gördüm benim için yorumlar mısın?”Kız gülümseyerek “tabi" dedi. Ama bekle, bugün havada bir farklılık sezinliyorum.

 Ağaçların hışırdayışında, yeni doğan günün ışıklarında aydınlık ve güzel şeylerin müjdesi var sanki. Zihnimi tamamen odaklamama rağmen ne olduğunu bulamadım her neyse şu anda saklı.” “Ben de seninle bunu konuşacaktım dedi Simbina: rüyamda uzaklardan gelen bir tohumun yaşadığımız adaya düştüğünü daha sonra da bu tohumun ağaca dönüşüp daha önce hiç görmediğim türde çiçek ve meyvelerle dolduğunu gördüm. Ağaç bunları herkese dağıtıyordu; ona en yakın duran sen, ben ve yaşlı Toribil'di. Sonra ağacın içinden bir adam çıkarak bana elini uzattı. Kendimce bazı fikirlere vardım, klanımızın düş ustası sen olduğun için sana danışmak istedim.”

Myril, çok heyecanlanmıştı birden yerinden fırlayarak oturduğu uçurum kıyısında hızlı hızlı gidip gelmeye başladı.”Hey ne oluyorsun? dedi Simbina, dikkat et düşeceksin sonra bir daha buradan güneşin doğuşunu izleyemezsin.” “Sorun değil" dedi, Myril: “Yüzme biliyorum, hem aşağıdaki kayalıklar da benim gibi huysuz bir kızı korkutacak kadar sivri değil.” “Sen bilirsin” diye cevap verdi Simbina, “Oturmazsan tören şarkılarını söyletmek için başka birini bulman gerekecek ona göre.”

Myril,yüzünde muzip bir gülümsemeyle büyük çınarın altına geri döndü. Simbina'nın şarkıları olmadan tören gerçekleştirmek düşünülemezdi. Bu, adanın başka yerinde görülmeyen büyüklükte görkemli bir ağaçtı. Denize bakan uçurumun kenarındaki taşlı,tuzlu toprakta yetişmiş olmasına karşın dalları geniş, yaprakları gürdü. Soğuk rüzgarlar gökyüzüne uzanan dallarını yıldırmamış, sert toprak güçlü köklerine karşı koyamamıştı. Özellikle güneş doğarken ve batarken gün ışığı yapraklarının arasından süzülür, ona bakan gözlere mutluluk verirdi. Gövdesine eflatun ve beyaz çiçekli ince sarmaşıklar dolanmıştı. Hele sonbaharda yaşlı ağaç kırmızıyla sarının yüzlerce tonuna büründüğünde, onun seyrine doyum olmazdı. Ağacın altı, dört mevsim boyunca gölgeli ve düşen yapraklar tarafından yumuşacık bir halıyla kaplanmış olurdu. Kısacası görkemin bu zarif temsilcisinin gölgesi dinlenmek, meditasyon yapmak ve daha pek çok şey için mükemmel bir yerdi. Myril da sık sık düş görmek için buraya gelirdi.

Myril, heyecanı biraz yatıştıktan sonra “Sanırım senin rüyanla benim hissettiklerim bağlantılı. Özel bir varlık seninle iletişim kurmuş”dedi. “Düş ustası olduğum halde benim rüyama girmemiş olması tuhaf herhalde çok geç olmadan nedeni anlaşılır. Dün akşam diğer akşamlardan farklı herhangi bir şey yaptın ya da hissettin mi?” “Sadece bir tek şey, sevgili Myril daha önce söyleyemediğim kadar derinden şarkı söyledim içimde bir patlama olmuş gibiydi. Biliyorsun önümüzdeki günlerde dolunay evresine gireceğim içsel ışığımın olgunluk seviyesine ulaşmasına az kaldı. O yüzdendir diye düşündüm; fakat henüz erken.” “Her şey çok garip” dedi Myril. “En iyisi gel yaşlı Toribil’i bulalım, belki O’nun bu konular hakkında bir açıklaması olabilir.”

Böylece bilge Toribil’i bulmak üzere kayın, kestane ve akça ağaçların arasından geçerek ormanın derinliklerine, adanın güneyine doğru yöneldiler. Sabah güneşi ağaçların tepelerinden sızıyor, etraftaki çeşitli renklerdeki kristallerden kırılarak yeşil gölgelerin içine sokuluyor; ormanı gökkuşağı desenlerine bürüyordu. Myril ve Simbina geçerken ağaçlar rüzgarla eğilerek selam veriyor, çiçekler en güzel kokularını yolluyorlardı. Onlar da bunlara kalplerinden sevgi titreşimleri yayarak cevap verdiler. Böylece hepsi gövdelerinde yaşamın daha bir hızlı dolaştığını hissettiler. Kutlu ormanda yeni bir gün daha her zamanki gibi sevinçle başladı. Tabii ormanda yeni olan sadece gün değildi. Kuşların ötüşünde bile bir farklılık vardı. Orman ve ahalisi çoktan uyanmış olsa da henüz güne başlamamış olan biri vardı. O da göl kıyısında baygın uzanan trolümüzden başkası değildi. Güneş yükseleli saatler olmasına karşın hâlâ uyanmamıştı. Öyle kıpırtısız uyuyordu ki birkaç meraklı kuş üstüne konmuş, uzun kıllarının arasında midelerine indirebilecekleri parazitler arıyorlardı. Trolün çirkin ve korkunç olması umurlarında değildi, şu sıralar mandalar gagalanmaktan pek hoşlanmıyorlardı. Bu onlar için iyi bir fırsattı. Bu garip hayvanın ne olduğunu bilmedikleri için de ondan korkmamışlardı.


Yaratık, gözüne aldığı bir gaga darbesiyle öfkeli bir şekilde böğürerek uyandı. Sesinin yankısıyla etraftaki bütün canlılar korkup saklandılar. Tabi ki kuşlar da bir daha ne olduğunu bilmedikleri hayvanların üzerinde kahvaltı etmemeye karar verdiler. Dallarını suya sarkıtmış olan gümüş söğütlerin de ayakları veya kanatları olsa belki onlar da kaçıp saklanacaktı. Yaralı trol ayağa kalkıp midesini ovuşturdu. Korkunç bir açlık hissi midesini kemiriyordu. Yiyecek bir şeyler bulma umuduyla etrafına bakınıyordu ki birden başı döndü ve oturmak zorunda kaldı. Gözlerinde mor şimşekler çakıyordu. Bu hale gelmesine neden olan geyiğe uzun bir küfür savurdu. Zaten bu adadan da nefret ediyordu. Bir zamanlar kölesi olduğu iğrenç büyücü burada yaptığı savaşı kaybedince kaçmış, kendisi de sularla çevrili bu yeşil hücrede hapis kalmıştı. Neler olduğunu tam hatırlamıyordu, o zamanlar çok küçüktü. Tek bildiği büyücüyü yenilgiye uğratan güçlerin kendisine dokunmamış olduğuydu. Onların nerede olduğunu bilmiyordu, adayı ne kadar dolaşırsa dolaşsın hep aynı yere geliyordu. Vahşi hayvanlardan başka canlıya da rastlamamıştı. Buranın çok küçük bir ada olduğunu sanıyordu. Yarasını kontrol etti, ayağı epeyce morarmıştı. Batan şey ise iyice içeri girmişti, pençeleriyle çıkarması mümkün olmayacaktı. Kendini çok tuhaf hissediyordu, beyninde dolaşan bu mor duman zaten az olan düşünme yetisini kısıtlamıştı. Tekrar bayıldı.


Toribil’i kulübesinde bulamadılar; içeride sadece kedisi Muff vardı ve o da uyukluyordu. Uykusunun çok kıymetli olduğunu bildiklerinden kediye bir şey sormadılar. Oysa bu saatte Toribil'in kapının önünde oturmuş, her zamanki gibi keyifle bitki çayını içiyor olması gerekirdi.

Bir de Yaga Ananın evine bakalım” dedi Simbina. “Toribil O’nu ziyarete gitmiştir belki.”

Yol boyunca kendilerine eşlik eden bitkiler topluluğu eve yaklaştıkça daha bir sıklaştı ve doğanın örtüsü çeşitlilik kazandı.

Yaga Anayı ise menekşelerle sohbet ederken buldular. İlk bakışta onu bahçesindeki çiçeklerden ayırmak zor oluyordu; çünkü her tarafında ince sarmaşıklar, küçük bitkiler vardı. Herhangi bir yere bağlı değillerdi, kadının yaydığı enerjiyle yaşıyorlardı. Hatta uzun kestane rengi saçlarındaki hanım ellerine kelebekler konmuştu. “Ooo hoş geldiniz yavrularım" dedi Yaga Ana “sizi gördüğüme çok sevindim". Biraz tarçınlı kurabiye almaz mısınız? Daha yeni yaptım. Myril ortancalara dikkat et bir tanem, bugünlerde pek huysuz oldular. Simbina bakıyorum sen de dolunay evresine yaklaştıkça güzelleşiyorsun. Orada dikilip durmayın içeri gelin.” “Memnuniyetle gelirdik dedi Myril. Ne yazık ki önce Toribil’i bulmamız lazım.O’nu gördün mü bu sabah?” “Kim bilir yine neyin peşindedir ihtiyar tilki?” diye cevap verdi kadın. “Görmedim canlarım üzgünüm, kurabiye istemediğinize emin misiniz?” Yaga’yı kırmadılar hem bu kurabiyeleri ondan daha iyi yapan yoktu. Yaga Anayı öperek oradan ayrıldılar. Bir yandan da kurabiyeleri atıştırıyorlardı. Tam Toribil’in nerede olabileceğini düşünürken zihinlerinde O’nun sesini duydular. "Göl kıyısındayım buraya gelin". İkiniz de koca kızlar oldunuz hala trans halinde değilken zihin duyum yapamıyorsunuz. Hele sen Myril senin gibi yetenekli bir düş ustası için utanç verici bir durum.” İkisi de kıpkırmızı olarak göl kıyısına yöneldiler. İşte aradıkları kişi oradaydı; söğütlerin uzun dalları arasına oturmuş bir şeylerle uğraşıyordu. Arkası dönük olduğundan ilk önce ne yaptığını göremediler. Yanına gitmeleriyle de şaşkınlık çığlığı atmaları bir oldu. Hayatlarında hiç böyle bir yaratık görmemişlerdi eski kitaplarda bile. Ayrıca hiç bu kadar büyük bir göbek de görmemişlerdi.

Şaşkın şakın bakacağınıza yardım edin, mor kuvars zehirlenmesi yaşıyor bir an önce tedaviye başlamazsak ölecek;”dedi Toribil. “Şimdi anlatamayacağım nedenlerle yaşaması gerek. Bizim için şifa kaynağı olan bu taşlar onun için son derece tehlikeli. Onu benim evime götürmeliyiz.”

Bu Sugunutsumen’in öyküsünde geçen yaratık mı?" Diye sordu Simbina. "Hani şu kötü büyücünün kölesi olan. Varlığını okusak da, daha önce ona rastlamamıştık. Bugün gerçekten çok ilginç bir gün olacağa benziyor.”

Tam üstüne bastın!” diye cevap verdi Yaşlı adam. Birlikte vücudunun bir kısmı şimdiden mora dönüşmüş olan trolü taşıdılar. Bu sırada çıkardıkları seslerden Muff da uyandı ve yanlarına gelerek meraklı bakışlarla trolü süzdü. Ne kadar çirkindi bu koca yaratık üstelik de pis kokuyordu. İçinde uyuyan her neyse bir an önce çıksa da onları işkenceden kurtarsa iyi olurdu. O bir kediydi, Toribil’in işlerine karışmazdı. Yine de ihtiyar fazla olmaya başlamıştı. Eğer trol yüzünden aç kalacak olursa bunu ona ödetirdi. Ayrıca bu koku ölü kurbağanınkinden bile kötüydü! Esneyerek yerine döndü. Kahvaltısını etmişti, öğle yemeğine ise daha çok vardı...

  Böylece birkaç gün geçti.Trolün durumunda tamamen morarmış olması dışında bir değişiklik yoktu. Onun varlığı pek çok şeyi değiştirmişti. Uyurken çıkardığı sesler yüzünden hayvanlar kulübenin çevresini terk etmişti. Muff ise Myril’nın yanına taşınmıştı. Myril’nın evi dere kenarında olduğundan her gün balık avlamaya çıkabiliyor, burada epeyce şımartılıyordu. Halinden memnundu doğrusu. Toribil durmaksızın horlayan ve bir türlü ölmeyen şu trol azmanıyla uğraşsın dursundu.


Toribil’e gelince... O, geçen günler içerisinde yaptığı incelemeler sonucu yaratığın vücudunda olağandışı bir şeyler olduğunu fark etmişti. On iki gündür uyuyordu ve yemek yememişti. Enerji aktarımıyla bile zehirlenmişken beş günden fazla yaşaması imkansızdı. Şaman meclisiyle görüşmüş özellikle içindeki varlık için ne yapabileceklerini düşünmüşlerdi. Trol hala yaşıyor olmasını kuşkusuz bu güçlü varlığa borçluydu. Varlıkla iletişim kurabilseler her şey daha kolay olacaktı; fakat ellerinden geleni yapmalarına karşın bir türlü çağrılarına cevap alamamışlardı. Aslında rüyasından dolayı Simbina ile arasında bir bağ olduğunu bu yüzden onun bir şeyler yapabileceğini ummuşlardı. Ne kötüdür ki umutları boşa çıkmış, günler birbirinin aynı şekilde geçmeye devam etmişti. Ta ki o sonbahar sabahına kadar.

Simbina, dolunay evresini hemen hemen tamamlamış, yetişkin bir orman kadını haline gelmişti, hatta yaşıtlarından önce ulaşmıştı bu noktaya. Doğa uykuya dalarken O’nun bilinç uyanışı başlıyor ve artık daha berrak bir sesle şarkı söyleyebiliyordu.

O sabah güneşin doğuşuyla ilgili şarkısını ufka bakarak söylemek için büyük çınar ağacının yanına geldiğinde içinde garip bir heyecan vardı. Bu şarkıyla bir çember tamamlanacak, daha sonra yenisi başlayacaktı. Kendine tema olarak güneşin doğuşunu seçmişti. Etrafta kimsecikler yoktu. Myril, artık onun kedisi olan Muff’u da alarak sonbaharın ilk çiğlerini toplamaya gitmiş, henüz döngülerini tamamlayamamış olan kızlar ve erkekler göl kıyısına yeniden doğuş meditasyonu yapmaya, Toribil ise şaman meclisiyle beraber yeşil dağın zirvesindeki yıllık toplantıya gitmişti. Kalanların ise bir kısmı uyuyor bir kısmı da hasatla uğraşıyordu.

Sonbaharın ilk sabahı hem çok hareketli hem de oldukça sessizdi. Simbina, gözlerini kapatarak şarkısına başladı. Bu, sözleri olmayan her şeyin kalpten gelen melodilerle anlatıldığı bir şarkıydı. İlk önce karanlığı, yıldızların mırıldanışlarını, sudaki yakamozları, ayın bulutlar arasına gizlenişini, hayatın gölgelerde sabahı bekleyişini, karanlıkta açan çiçeklerin kokusunu, rüzgârın uğultusunu, bülbülün ötüşünü, solgun gece perilerinin dansını, ağaçların ninnisini, baykuşun karanlıkta parlayan gözlerini, kedinin adımlarını, çocukların renkli rüyalarını, yalnızlığı, gizlice dökülen sessiz gözyaşlarını, sevgililerin buluşmasını anlattı. Sesi hafif ve hüzünlüydü. Ufuktaki kızartıyla birlikte sesi canlanarak karanlığın son noktasında beliren umudu yansıtmaya başladı. Gün doğumuyla şarkısı öyle uyumluydu ki buna Simbina’nın neden olduğu düşünülebilirdi. Güneş yükseldikçe kalbindeki şarkı da yükseliyordu. Gökyüzünün aydınlanmasını, siyahın açılıp maviye dönüşmesini, kuşların uyanıp şarkı söylemeye başlamasını, havaya yayılan tazeliği, yeni uyanan bir genç kızın yanaklarındaki pembeliği, mücevherlerden daha güzel olan çiğ tanelerinin parıltısını, kozasından çıkıp yeni hayatına başlayan kelebeğin ilk uçuşunu, kır çiçeklerinin aralarında konuşup kıkırdamasını, tavşanın yuvasından çıkıp havayı koklamasını, güneşin uzun saçlarıyla herkesi ve her şeyi sarmalayıp ısıtışını, kederin kalpten kayboluşunu, ağaçların yeni sürgünler verişini, tohumun yeşerişini, yağmurdan sonraki gökkuşağını anlattı. Şarkısını denizin engin maviliğini, balıkların güneşte pırıl pırıl yanarak atlamasını överek sonlandırdı. 

Şarkıyı bitirip gözlerini açtığında güneş yükselmiş ona sıcacık gülümsüyordu. Simbina da neşeyle ayağa kalktı, kendini yenilenmiş hissediyordu.


O sırada birinin şöyle dediğini duydu: “Hayatın bu kadar yaşanası olduğunu unutmuşum, teşekkürler eşsiz varlık.”Şaşkınlıkla etrafına bakındı. Hâlâ yalnızdı ve bu sesin sahibini tanımadığına emindi. Acaba şarkı söylerken kendini fazla mı kaptırıp hayal alemine mi dalmıştı? “Kimsin? Neredesin? Ortaya çık!” dedi. Sonra farkına vardı ki o sesi zihninde duymuştu. Ses “lütfen”diye yalvardı “benim için bir şarkı daha söyler misin?” "Önce kim olduğunu söyle seni tanımıyorum” dedi Simbina . 

Çok uzaklardan gelmiş yorgun bir yolcuyum, karanlık hücremde uyurken senin şarkının tatlı dokunuşu beni uyandırdı. Ah gücüm zayıflıyor, hoşça kal umarım seni tekrar duyabilirim güzel kız.” Simbina uzun süre yerinden kımıldayamadı. Kendisiyle konuşanın kim olduğunu anlamıştı. Vakit kaybetmeden Toribil'le ve şaman meclisiyle konuşmalıydı. Zihnini odaklamaya çalışarak bulundukları dağ zirvesine düşünce titreşimlerini gönderdi. “Olağanüstü bir şey oldu , sizinle bir an önce görüşmeliyim.” 

Karşı taraf çabucak cevap verdi: “Bu haber harika hemen aşağı geliyoruz. Sen de uyuyan Trolün yanına git ve durmunda değişiklik olup olmadığına bak.” Bu sırada ormandaki kulübede bilinçsizce uzanmış olan mor tüylü çirkin yaratık huzursuzca kıpırdanmaya başlamıştı. Kulübede sadece ona göz kulak olması için bırakılmış bir nöbetçi vardı.

Hiç uyanmadığı ve kıpırdamadığı için daha fazlasına gerek duyulmamıştı.

Yaratık birden yerinden doğrularak anlamsız sesler çıkarmaya başladı. Gözleri kapalıydı. Nöbetçi telaşa kapılmıştı, tam ne yapacağını düşünüyordu ki Simbina geldi. Trol hala yatakta oturuyor ve sayıklıyordu. Çıkardığı seslerdi ise anlamak mümkün değildi. Bir ayınınkine benzeyen homurtulardı. Simbina'yla konuşan sese hiç benzemiyordu. Bir an için kendisiyle iletişim kuran varlığın gerçekten bu garip yaratığın içinde olup olmadığı konusunda şüpheye düştü. Ama oradaydı işte, şarkısını duymuş, O’nunla konuşmuştu. İnanılmaz gibi görünüyordu. Hayat mucizelerle doluydu. Acaba Bu varlığın bedeni gerçekten rüyasında gördüğü gibi heybetli ve bakışları o kadar etkileyici miydi? Toribil’in anlattığına göre büyük bir bilgeydi. İşin ilginç yanlarından biri ise çok uzun zaman önce atalarının birlikte yaşadığı yüksek bir kavimden gelmesiydi. Bazı fikir ayrılıkları olmuş, ataları göç etmiş, huzur ve barış içinde yaşayacakları bu adaya yerleşmişlerdi. O zamanlar iki halk arasında evlilikler de olduğundan aralarında hala o kandan gelme olan birkaç kişi vardı. Aradan çok zaman geçmiş,eski anılar unutulmuştu. “Umarım geç kalmadık” dedi Şaman Kamellon. Homurtuları ta uzak patikalardan duyuluyor. “Belki açtır” dedi Simbina. “Buraya getirildiğinden beri yemek yemedi ve cüssesine bakılırsa hiç iştahsız bir yaratığa benzemiyor.”

Bu söz üzerine hepsi gülümsedi. "Haklı olabilirsin” dedi Toribil,” ben çiçek hanımı Yaga’ya gideyim; sanırım onda bir trolün bile yiyebileceği lezzetli mantarlardan vardır. Hemen dönerim, sen bu sırada ot yatağın kenarına otur ve bir şarkı söyle. Herhangi bir sorun çıkarsa şamanlar sana yardımcı olur.”

Günler düşen yapraklar gibi birbirini kovaladı. Böğürtücü dostumuz epeyce kendine gelmişti; ama bir sorun vardı. İçindekinden ses çıkmıyordu. Simbina her sabah şarkı söylemesine karşın durumda yeni gelişme olmamıştı. Üstelik kendisini çok zorladığı için sesi de bozulmuştu. Myril, O’nu teselli etmeye çalışıyordu. Belki de sadece zamanı gelmemişti. Çiçekler zamanı gelmeden açmıyor, meşe vaktinden önce palamut vermiyor, çocuklar doğar doğmaz yürümeye başlamıyorlardı. Sesine gelince biraz dinlenince düzelirdi elbette. Kış sonunda, mevsim bahara dönerken aylardır kulübede yatmakta olan hasta iyileşti. İstemeyerek de olsa gölün öte yanına, yaşadığı bölgeye dönmesine izin verdiler. Yaşam kutsaldı, bir trol bile olsa kendi iradesiyle karar vermeliydi. Hem çabalarının verdiği tek sonuç sağlığına kavuşması olmuştu. Artık her şey Myril’in de dediği gibi zamana bağlıydı. Gelelim yuvasına dönen kıllı yaratığa...


 Başından geçenlerden sonra nihayet özgürdü, fakat kendini mutlu hissetmiyordu. Kafasının içi boşalmış gibiydi.  Mağarasına gidip içerisini kokladı. Yokluğunda buraya uğrayan olmamıştı. Acaba kenarda köşede az da olsa biraz kemik kalmış mıydı? Günlerdir mantar, fındık fıstık ve balık yemekten midesi altüst olmuştu. Üstelik her şeyi pişiriyorlardı. Şöyle güzel, kanlı bir et parçası için neler vermezdi.

Mağaradan dışarı çıktı. Avlanmaya karar vermişti, ne avlayacaktı? Henüz domuzları ya da yaban tavşanlarını kovalayacak kadar gücünü toplamamıştı. Birden az ötesinde tembel tembel eşinen orman tavuklarını gördü. Eğer yakalayabilirse kendine iyi bir ziyafet çekebilirdi. Çalıların arkasına saklanarak bir süre onları seyretti. Onu fark etmemişler, eşinmeye ve bağrışmaya devam ediyorlardı. Aniden ortalarına atladı, işte leziz yemeği pençelerinin arasında çırpınıyordu. Ne kadar da cırlaktı sesi böyle... Neyse ki orman tavukları boyunları kopunca bağırmaya devam edemiyorlardı. Dişlerini tavuğa geçirmişti ki midesi bulandı. Çiğ et ve kan kokusu hiç hoşuna gitmemişti. Bu hayvanı pişmeden yiyemeyecekti. Sinirlendi, yemek pişirmesini bilmiyordu ki, ateş yakmayı bile bilmezdi o. Belki yıkayıp tüylerini yolarsa midesi kabul ederdi. Fakat ne yaptıysa çiğ eti ağzına süremedi. Geçirdiği tedavi süreci ona yaramamıştı. Ne yapacaktı? Bundan sonra hayatına otobur olarak mı devam edecekti? Yüz yıl geçse bile olmazdı, bir trol sebze yiyerek yaşayamazdı. Durum ise ortadaydı, mecburen öldürdüğü tavuğu orada bırakarak mantar ya da böğürtlen bulmak umuduyla etrafı araştırmaya başladı. Evet, ormanın bu bölgesinde de aynı mantarlardan vardı.

Oturup bulduklarını atıştırırken olanları düşündü. Başına gelenler sıra dışıydı. Küçük yaşlarda esir alınmış, sonra da bu garip adaya gelmişti. Hele son olanlar yaşadıklarına tuz biber ekmiş, iyice kafası karışmıştı. Kim olduğunu hatırlamakta zorlanıyordu. Aniden Simbina’nın yüzü gözlerinin önüne geldi. O dişinin büyüleyici sesi kulaklarından gitmiyordu. Birden kendini üzgün ve yalnız hissetti. Keşke bir trol olmasaydı, artık yalnızlıktan bıkmıştı. Önceleri mağarasına döneceğine çok sevinmişti, şimdi ise gölün öte yanındakileri özlüyordu.  Acaba çok mu çirkindi? O’nu aralarına kabul etmezler miydi? Daha önce kendi yüzüne hiç bakmamıştı, yemeyi bırakarak yakındaki bir su birikintisine yöneldi. Eğilerek yüzünü görmeye çalıştı. Birazcık bulanık olan suda yüzüne bakmasıyla şaşkınlıktan arka üstü düşmesi de bir oldu. Gördüğü şey trolden çok bir insana benziyordu. Pençelerine baktı, kılları dökülmüş, uzun tırnaklarının çoğu düşmüştü. İnsana dönüşmekte olduğunu farkedince sevinçle tepinmeye başladı. Öyle çok tepindi ki yorgun düştü. Artık yalnız olmayacaktı, insanlar tarafından sevilecekti, özellikle de şu güzel sesli dişi tarafından sevilmeyi çok istiyordu. 


Hızla göle doğru koşup düşünmeden kendini sulara attı. Karaya çıktığında ise o artık Kubral'dı. Kubral’ı herkes büyük bir sevinçle karşıladı, hatta kedi Muff bile gelip bacaklarına sürtündü.”Aramıza hoş geldin bilgeliğin mirasçısı”, dedi, Toribil. Kızlar boynuna çiçekten kolyeler taktılar. Tabi bu işe en çok sevinen de Simbina oldu.

Kubral şaman meclisinin başına geçerek ada için çalışmaya başladı. Simbina ile de iki yaz sonra evlendiler. Biri Simbina’ya biri Kubral’a benzeyen iki kızları oldu. Ne yazık ki ses telleri yıpranan Simbina bir daha eskisi gibi şarkı söyleyemedi. Kubral’a gelince ruhu trolünkiyle birleştiğinden bir yanı hep vahşi ve tekinsiz kaldı. İnsan tarafı daha güçlü olduğu için bu durum pek sorun yaratmasa da zaman zaman meclistekilerin şakalarına maruz kalmaktan kurtulamadı.


  Çok uzun zaman sonra, başka bir hayatta Kubral, Simbina, Myril ve Toribil yine karşılaştılar. Bu da başka bir öykünün konusu.



E.

 2003 Ağustos-Eylül


Papirüs

Aşağıdaki metin kasım 2001 de Diyarbakır’daki dostum Onur Cebe'ye mektup olarak yazılmıştır. ............................................................................................................................ Thebai /2001

  Sevgili Dostum, 

Uzun bir aradan sonra tekrar sana yazabilmenin mutluluğu içindeyim. Üstelik hoşlanacağını bildiğim haberlerim de var. Çok önceden sözünü etmiş olduğum kazıyı sonunda tamamlayabildik. Biliyorsun Thebai’nin birkaç kilometre uzağında yeni bir yeraltı mezarı üstünde çalışıyorduk. Çok çalıştık, çok yorulduk. Bulduklarımız ise çalışmalarımızın ve yorgunluğumuzun on katına değecek nitelikte. Bu mezarın yeni bir kral mezarı olduğunu düşüneceksin ; ama değil. Elimize büyük bir hazine ya da ilginç eşyalar geçmedi. Kazı sonunda ortaya çıkardıklarımız: basit bir lahit,bir ceset,bir papirüs ve kuvars kristalinden bir kolye. Papirüsün bir kopyasını mektubuma ekliyorum, içeriği ile ilgili bir açıklama yapmak istemiyorum; yine de çok şaşırtıcı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Şimdi sana mezarı ve içindekileri ayrıntılarıyla anlatayım. 

Toprağın oldukça derinlerinde,küçük,kutu gibi bir mezardı. Girişi bir türlü bulamadığımız ve tabanı da kapalı olduğu için içeri tavanında delik açarak girdik. Duvarlardaki yazılarla resimlerden çıkardığımız kadarıyla mezarın sahibi “Mrewa”adında alt düzey bir İsis rahibesiymiş. Benim içinse tüm rahiplerden ve firavunlardan daha değerli. O’nunla birlikte gömülmüş herhangi bir günlük eşya,duvarlara öte dünyada yanında bulunması amacıyla çizilmiş yiyecek,içecek,köle,hayvan vb yok, Mumyalanmamış bile! Bunlar O’nun yoksul olduğunu akla getirse de özel bir mezara konulmuş olması aksini gösteriyor. Lahit kapağına ölenin yüzü işlenmemiş,etrafta bu kişin beden yapısına ve görünüşüne uygun yapılmış bir heykel de yok. Hatta bu mezarda rahibemizin fiziksel görünüşüyle ilgili hiçbir ipucu yok. Demek ki rahibenin öteki dünyada rahat etmesi istenmiyor,ölüm ülkesinden dönmesinden korkuluyormu. Kutsal güç Ka’nın O’nun şeklini tanıyıp yeniden yaşam vermesini engellemek için ellerinden geleni yapmışlar. Bu durum bana eski hristiyanların ve müslümanlar'ın tapınaklardaki tanrı tasvirlerinin yüzünü kazımalarını hatırlattı. Belli ki geri dönmesi birilerinin kesinlikle işine gelmiyormuş. Yine de duvarlardaki resim ve kabartmalarda öteki dünyanın güçlü tanrısı “OSİRİS”ve eşi şefkatli“İSİS” ve Oğulları “HORUS”a rastlamak mümkün.Hem sevilmeyen hem de az da olsa saygı gösterilmesi gereken biriymiş mezarın sahibi.Gerçekten tuhaf ve gizemli bir durum söz konusu. Mumyalanmamış bir cesedin nasıl yüzyıllarca sağlam kalabildiği ise hem olağanüstü şaşırtıcı hem de ürkütücü. Avucunda sımsıkı tuttuğu papirüs de tıpkı sahibi gibi iyi durumda. Sanırım öldüğünde kasları kilitlenmiş ve papirüsü elinden alamamışlar.Yazılar net olarak seçilebiliyor. Cesede zarar vermemeye çalışarak papirüsü avucundan çıkarıp okumaya çalıştığımızda ise çok eski Naga Maya dilinde yazılmış olduğunu görerek şaşırdık;ama papirüsü çözümleyince tüm parçalar yerine oturdu. Antropoloji profesörü Leandro’ya göre Mrewa , 25-30 yaşlarında sağlıklı bir kadınmış. Bir başka ilginç nokta ise kas ve iskelet yapısının Mısırlılardan çok Avrupalılara benzemesi. Mısır’a dışarıdan gelmiş biri olsa gerek.  Kafatasındaki kırık, ölüm nedenini akla getiriyor. Başını bir yere çarpmış ya da saldırıya uğramış olabilir.

 Seni daha fazla bekletmeden tarihin en önemli belgelerinden biriyle baş başa bırakıyorum.Tarihin yeniden yazılacağı marttaki Eski Mısır Kongresi’nde görüşmek üzere sevgili dostum.Sen de bu papirüs sayesinde tezlerine sağlam bir dayanak bulmuş olacaksın. James Churchward yaşıyor olsaydı , bizimle gurur duyardı.Artık kimse kayıp uygarlıklardan söz edenlere hayalci gözüyle bakamayacak. Sevgiler... Senin E. Sevgili Garbarrek, Önce bir vardı ,birden iki oldu,ikiden de üç ,üçten ise yaşam türedi. Vakit, gece yarısı.Ben, bu satırları küçük bir mumun titrek ışığında yazıyorum.Dışarısı zifiri karanlık.Sana yazdığımı kimse bilmesin,görmesin istiyorum.Burada dilimizi bilen yok,mektubu okuyamazlar;fakat gözetim altındayım.Sıradan bir alt kademe İsis rahibesi olmadığımı sezdiklerini düşünüyorum..Senin Babil topraklarındaki “Belmarduk Tapınağı”nda rahat ve huzurlu olduğunu umarım. Buradaki olaylarla ilgili haberlerin Mezopotamya topraklarına da ulaştığına eminim.Evet, Firavun Akhenaton öldü ve yerine oğlu geçti.Bu hikayenin görünen kısmı, bir de görünmeyen kısmı var.Akhenaton öldükten( daha doğrusu öldürüldükten)sonra Mısır’da pek çok değişiklik oldu. İlk olarak rahiplerin hiç işine gelmeyen tek tanrılı “Aton” dini terk edilip “Amon”dinine geri dönüldü. Tabi ki bu dinin merkezi olan “ Akhetaton” şehri de aynı kaderi paylaştı.Ben şu anda Thebai'deyim. Thebai, eski görkemli günlerine kavuştu. “Aton” dininin üyelerine gelince ya öldürüldüler ya da zorla eski dinlerine döndürüldüler.Bir kısmı da sürgün edildi. Genç prensin adı bile değişip Tutankhatondan Tutankhamon’a çevrildi.Zavallı, yetim çocuk ...Firavun oldu ; ama yetki, sinir bozucu vezir Ay’ın elinde.Vezir Ay karanlık biri.... Genç firavun için tehlikeli olduğu hissine kapılıyorum; babasının trajik ölümünde bu adamın parmağı olduğu düşüncesindeyim. Akhenaton, aktardığım bilgileri kendine göre yorumlayıp Mısır’ın gelişmesini ikinci plana itmeseydi belki de her şey daha farklı olabilirdi.Yeni din Mısır’a güç getirmeliydi, sefalet değil!... Sevgili Garbarrek, bazen anakaramızı çok özlüyorum, seni de öyle. Keşke o kötü gün yaşanmasaydı, keşke vatanımız okyanus sularına gömülüp biz dört bir yana dağılmak zorunda kalmasaydık.

Yeryüzündeki tüm yüksek uygarlıkların temelini biz attık , şimdi onların içinde kendimize yer bulmaya çalışıyoruz. Boynumda asılı duran büyük kristalin parçasına baktıkça gözlerim doluyor. Sakın yakındığımı sanma, Akhenaton ve “Aton “diniyle ilgili olanlar umudumu kırmadı.Varlığımı sürdürdüğüm yüzyıllar boyunca çok şey yaşadım ve sabretmeyi öğrendim Sadece sürekli yolculuk etmek biraz yordu beni. Önümüzdeki on yıl içinde, yani insanlar yaşlanmadığımı fark etmeye başlamadan Mısır’dan ayrılacağım. Yine kutsal nehrin aktığı doğu topraklarında bir ülkeye gidebilirim.Orada bizden dostlar var,bana yardımcı olabilirler.Belki de senin bulunduğun yerin batısında,deniz kıyısındaki şehirlerden birine yerleşirim.Şimdilik belli değil. Ne olursa olsun, nereye gidersem gideyim kesin olan bir şey var ki o da kozmik sevgiyi sonsuza dek yüreğimde taşıyacağım. Gün gelecek geçmişle gelecek birleşecek, o zamana dek ben görevime bağlıyım. Sana olanları anlatıyordum değil mi? Tutankhamon’un kimseyle görüşmesine izin verilmiyor.O’nu sadece bir kez uzaktan görebildim. Nil kıyısında, kendisi gibi genç eşi Ankhesanamonla gülüp eğleniyorlardı. Biliyor musun? Aslında ben Nil’in yeryüzüne hediye ettiği güneşli ülkeyi çok seviyorum. Burada atalarımın ruhlarının benimle beraber olduğunu hissediyorum. Sevgili Garbarrek, iyi ki biz tekrar doğduğumuzda anılarımızı unutmuyoruz. Acaba bu özellik daha kaç nesil devam edebilecek? Zaman, hızla bilgilerin ve yaşananların üzerini çölün kumları gibi örtüyor;öyle ki bakanlar gerçeğin kendisini algılayamıyor. Osiris ,İsis, Horus ve Toth Mısır’ı terk edip tanrılaştıktan sonra ülkedeki din olgusu bambaşka bir hal almış. Eski bilgiler unutulmuş, rahipler, halkın üstünde baskı kurarak dilediklerini yaptırmak için kutsal bilgileri değiştirmişler. Temel metinler, şimdi mahzenlerde çürüyor;cehalet güçleniyor;bilginler susuyor. Mısırlılar, atalarının batıdaki tanrılar ülkesinden geldiğini söyleyerek övünüyor. Bu ülkenin neresi olduğunu ise hiçbiri bilmiyor. Neye tapındıklarından bile haberleri yok. Oysa güneş simgelerinin kaynağı anakaramız Mu. Çok tanrılı Amon dininin yapısı ise karmaşık. Kalplere korku salmak için bir de şeytani güç uydurulmuş. Böylece herkese ait olan Tanrı O’nun yeryüzündeki gölgesi sayılan Firavun’a ve rahip sınıfına özgülenmiş. 

Tabi ki sevgili Tutankhamon’u kastetmiyorum. O masum çocuğun olanlarla ilgisi yok. Mısır’da durum yüzyıllardır böyle.Dindeki yozlaşma rahiplerin servetleriyle doğru orantılı biçimde artıyor. Korkarım rahiplerin açgözlülüğü bu yüksek uygarlığın sonunu getirecek. Akhenaton, ağaca dönüşmesi gereken bir tohumdu; ne yazık ki çöl rüzgarıyla savrulup cehalet ateşinde yanarak toza dönüştü. Yine de umutsuz değilim, benim güzel ve tatlı arkadaşım. Ah, az önce koridordan gelen sesini duyar gibi oldum. Nasılsın, acaba, neler yapıyorsun? Hala ay ışığında şarkılar söylüyor musun? Peki ya eskisi gibi baharatlı çöreklere düşkün müsün? Bir gün o çöreklerden sana yine yapmak isterim. Kapının dışında ayak sesleri var. Kimse gelmeden bu mektubu bitirip saklasam iyi olacak. Yüce yaratıcının ışığını ve kusursuz bilgisini daima içinde hisset dostum. Ana karadaki ruhani yol göstericimiz Ra Mu’nun ve sevgili Osiris’in adını saygıyla anar, evrendeki tüm kardeşlerimize bilgelik dilerim. 

Sevgiler... 

MreWa 2001